İslam Kardeşliğinin Gereği
Nübüvvet görevi verilmeden önce Peygamberimize yalnızlık sevdirilmişti. O, şehirden ve insanlardan uzaklaşıyor, Mekke’nin yüksek dağlarının birindeki Hırâ mağarasına gidiyor ve orada günlerce kaldığı oluyordu. Orada derin düşüncelere dalıyordu. Ne zaman ki kendisine vahiy geldi ve peygamberimiz yeryüzüne indi, insanların arasına karıştı, bir daha da asla dağlara çıkmadı. Onun Yüce Rabbi ile baş başa kaldığı anlar bile artık Mescidde ve insanların arasındaydı. Nitekim O, Ramazan ayının son on gününde mescide itikâfa girer, sürekli ibadetle meşgul olur, ama beş vakit cemaatle namaz kılmaya devam ederdi. Çünkü İslam dini, insanlığın dini idi ve birlikte yaşanmalıydı. Çünkü insan sosyal bir varlıktı ve hemcinsleriyle birlikte yaşamak zorundaydı. Bu birliktelik karşılıklı olarak bir kısım sorumlulukları da beraberinde getiriyordu.
Peygamberimiz, İslam dininde ruhbanlığın olmadığını söylüyordu: İslam’da ruhbanlık yok, benim ümmetimin ruhbanlığı Allah yolunda cihaddır. Yine bir hadislerinde O şöyle diyordu: İnsanların arasına karışan ve onlara katlanan Müslüman, insanların arasına karışmayan ve onlara katlanmayan müslümandan daha hayırlıdır. Nitekim Peygamberimiz, insanlardan ayrılıp uzlete çekilmek isteyen ve kendisini tamamen ibadete vermek isteyen ashabını öyle yapmamaları konusunda uyarmıştır.
İbadetlerin Sosyal Yönü
İslam’daki bütün ibadetlerin sosyal bir yönü vardır. Dinin direği namaz, bireysel olarak kılınabilse de onu cemaatle kılmak çok daha faziletlidir. Hatta Cuma, bayram ve cenaze namazları tek başına kılınamaz. Namazın cemaatle kılınmasının pek çok hikmeti vardır. Cemaatle namaz kılmakla müminler, bir araya gelmiş, kardeşliklerini pekiştirmiş olurlar, daha düzenli, daha doğru ve daha coşkulu bir ibadet yapmış olurlar.
Zekat ibadeti, zengin fakir arasında gerçekleşen toplumsal bir ibadettir. Zekatın temel hedeflerinden biri de toplumun fertlerini birbirine yaklaştırmak ve kaynaştırmaktır. Zengini bencillik ve malperestlikten arındıran zekat, fakiri de kıskançlık ve variyet düşmanlığından arındırır.
Oruç bireysel olarak tutulan bir ibadet ise de onda da toplumsal katılımın ayrı bir yeri ve önemi vardır. İftar, sahur, teravih, bayram yine sosyal birlikteliklerdir. Yurtdışında Müslüman olmayan beldelerde Ramazan’ı geçirmek durumunda kalan müminler, orucun nasıl sosyal bir ibadet olduğunu daha iyi anlarlar. Yani oruç ibadeti de toplumun bütün fertleriyle birlikte tutulursa daha coşkulu ve daha canlı olur.
Hac ibadeti, baştan sona sosyal bir eylemin adıdır. Hac ibadetiyle birlikte dünyanın dört bir yanından aynı merkezde toplanan müminler, ümmet olmanın bilincini görsel olarak yaşarlar, birbirleriyle tanışırlar, birbirlerinin dertlerini paylaşır, birbirlerinden her alanda bilgi, birikim, taktik alışverişinde bulunurlar.
Kişinin Rabbiyle doğrudan ve aracısız iletişimi demek olan dua, tüm müminler adına yapılır. Bunun için Kur’ân dualarının çoğu, Rabbimiz kalıbıyla çoğul olarak geçer. Çünkü müminler, yalnızca Sana ibadet/kulluk eder ve yalnızca Senden yardım dileriz demeyi dualarının en başına koyan kimselerdir.
Öte yandan Peygamberler, şehirlidirler ve şehir merkezlerine peygamber olarak görevlendirilmişlerdir. Sözgelimi Kur’ân Hz. Yunus peygamberin yüzbinlik metropollere gönderildiğini özellikle zikreder: Onu, yüzbin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik.
Ümmetin Temel Misyonu
Şu tek Kur’ân ayeti bile İslam’ın sosyal bir din olduğunu net bir şekilde ortaya koymaya yeterlidir: Allah’a tevbe eden, kullukta bulunan, O’nu öven, oruç tutanlar/O’nun uğrunda seyahat eden, ruku ve secde eden, uygun olanı buyurup fenalığı yasak eden ve Allah’ın yasalarını koruyan müminlere de müjdele.
Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad edip cenneti hak eden müminlerin temel özelliklerinin sayıldığı bu ayette sıralama son derece anlamlıdır: Tevbe edip Allah’a dönenler, O’na layığıyla kulluk yapanlar, O’na hamdedenler, oruç tutanlar/seyahat edenler, ruku ve secde edenler, iyiliği emredip, kötülükten sakındıranlar, Allah’ın yasalarını koruyanlar… Bir kere bütün bu hasletlerin çoğul olarak zikredilmesi, cemaatin önemine vurgu yanında bu sayılanların en güzel şekilde birlikte yapılacağına işaret eder. Bir evde, bir işyerinde, bir mahallede, bir beldede yaşayanlar hep birlikte Allah’a dönerlerse, O’na layığıyla kulluk-ibadet yaparlarsa, O’na şükrederlerse, O’nun yolunda olurlarsa, namaz oruç gibi ibadetlerini hep birlikte yaparlarsa, aralarında iyilikleri yaygınlaştırıp kötülükleri engellerlerse o zaman o toplum dünyada cennet hayatını yaşar, ahrette de cenneti hak eder. Ayette bireysel yapılan tevbe, kulluk, hamd, oruç ve namaz gibi ibadetlerle, sosyal bir olay olan iyiliği yaygınlaştırma ve kötülükleri engelleme görevinin birlikte zikredilmesi son derece anlamlıdır. Çünkü İslam’da ibadetler birbirleriyle ilgili ve irtibatlıdır. Her ibadet diğer bir ibadete kapı aralar ve onu destekler.
Zaten iyiliği emretme ve kötülükleri engelleme İslam toplumunun en temel görevidir:
Sizden, iyiye çağıran, iyiliği emreden ve fenalıktan alıkoyan bir toplum olsun. İşte başarıya erişenler yalnız onlardır.
Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, iyiliği emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz. Bu ayette de iyiliği emredip kötülükten alıkoyma görevini ifa edenlerin gerçek anlamda Allah’a iman edenler olabileceklerine vurgu yapmak için Allah’a iman son madde olarak zikredilmiştir.
Bu görevi layığıyla ifa edebilmek için ise önce iyiliklerin adamı olmak ve kötülüklerden uzak durmak gerekir. Ardından iyilikleri yaymak ve kötülüklere dur demek gelecektir. Zira İslam insanı, pasif iyi değil, aktif iyidir. Kur’ân, iyiliği kendinde kalan, başkasına hayrı dokunmayan durağan iyiyi istemez; iyiliğini yaygınlaştıran, kendisi gibi çevresini de güzelleştiren iyileri ister. Zira bir toplumda iyiliklerin önü açılmazsa, iyilikler herkes tarafından kabul görüp paylaşılmazsa, kötülüklerin önüne geçilmezse o toplumda, gerçek anlamda iman edenler olmak, imanın adamı olmak ve imana zarar veren/tüketen etkenlerden onu korumak mümkün olmayacaktır.
İslam ne vicdanlara hapsedilen bir dindir, ne de bireysel olarak bir kenarda köşede yaşanacak bir dindir. İmanı vicdana hapsetmek, onu söndürür yok eder. Müslümanlığı bireyselleştirmek ise onu zayıflatır ve çökertir. İman ve İslam insanı, hem bu dünyasını hem de öteki dünyasını cennete çevirmek için çırpınan ve gerçek mutluluğu, insanlık ailesi olarak iki dünyada da hep birlikte yaşadığı zaman anlamlı olacağının farkında olan kimsedir.
Nitekim bu konuda Peygamberimiz şöyle buyurur: Sizden bir kötülüğü gören onu eliyle düzeltsin, buna gücü yetmezse diliyle uyarsın, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf noktasıdır.
Kur’ân ancak müminlerin kardeş olduğunu vurgularken, mümin kardeşliğinin müminlere yakışır ve yaraşır özgünlüğüne vurgu yapar. Çünkü müminlerin kardeşliği, dini yaşamada birbirine yardımcı olmayı gerektirir. Bunun için de İslam kardeşliği müminlere özgüdür ve onlara özeldir.
Bütün bu açıklamaların ışığında din kardeşlerimize, kardeşliğimizin gereklerini ne kadar yerine getiriyoruz, bunun muhasebesini yapmalıyız. Unutmayalım kardeşlerimiz bizden kardeşlik bekliyor, dini yaşamada bizden destek bekliyor. Peki, bizler bu beklentiye ne kadar cevap veriyoruz? İslam düşmanları için biriktirmemiz gereken gücümüzü, kavgacılığımızı, kardeşlerimizi harcamak, kardeşliğimizi tüketmek için kullanıyorsak, İslam kardeşliği konusunda kendimizi bir revizyona tabi tutmamız gerekecektir.
