Ayet: Kıssa Ayetleri

Geçmiş toplumların kıssalarında ayetler vardır!

Hayat Kitabımızda, geçmişte yaşanan pek çok olay anlatılır. Anlatılan bu kıssalarda ibretle okunması gereken sayısız ayetler vardır. Aslında yaşanmış bu olaylar, benzerleriyle her zaman yaşanılabilecek şeylerdir. Önemli olan bunları ibretle okumak ve gereken dersleri almaktır. Zaten kıssa, izlenerek okunan demektir. Onun için kıssalarda anlatılan olayların içerisine girerek, olayın kahramanları yerine kendimizi koyarak, biz olsaydık nasıl yapardık, hangi tarafta yer alırdık diyerek okumalıyız. Kıssalarda rol model olarak anlatılan güzel örnekleri almalı, kötü örneklerden de uzak durmalıyız.

Sözgelimi Yusuf kıssasını okurken, Yusuf’un kardeşleri yerinde biz olsaydık ne yapardık, nasıl bir tavır sergilerdik. Yusuf’u kıskanan kardeşler içerisinde, onu öldürün diyenlerden mi, onu öldürmeyin kuyuya atın diyenlerden mi, yoksa tüm bu olanlara sessiz kalanlardan mı olurduk? Kuyuya atılırken, köle diye satılırken, saraydan iftiraya kurban giderek zindana atılırken Yusuf’un yerinde olsak biz ne yapardık? Öte yandan baba Yakub’un yerinde biz olsak ne yapardık? Kadınların hileleri karşısında ne yapardık? Suçsuz yere yıllarca zindanda kalsaydık ne yapardık? Makam ve mansıp teklifleri karşısında nasıl olurduk? Bizden özür dileyenlere karşı tavrımız ne olurdu? Bu ve benzeri sorularla kıssadaki olayların içerisinde kendimizi varsayarak onları okumak önemlidir. Çünkü anlatılan kıssalar, tarihi bilgiler sunmak için değil, ibret almak için Kur’ân’da yer almıştır. İşte bunun için Yusuf kıssası anlatılırken Andolsun ki Yusuf ve kardeşlerinde, (almak) isteyenler için ayetler vardır buyrulmuştur.

Yeminle başlayan ayette, anlatılacak kıssada ayetlerin olduğu söylenmiştir. Çoğul kalıpla gelen âyât ifadesi, dersler, ibretler, mesajlar demektir. Demek ki Yusuf kıssasında birden fazla ve çok yönlü mesajlar vardır. Anne babalar için, gençler için, kadın ve erkekler için, mazlum ve mağdurlar için, yönetici ve yönetilenler için sayısız ibretler vardır.

Yusuf suresi, Mekke’de indi. Müşriklerin kendilerinden biri olan Hz. Muhammed’e ve onunla beraber iman eden müminlere olmadık eziyet ve işkenceleri reva gördükleri bir dönemde indi. Onlara Yusuf kıssasıyla hatırlatmalarda bulunuldu. Dünya güzeli Hz. Yusuf’a kendi kardeşleri, ne eziyetler yaptılar! Halbuki Yusuf’un fizikî ve ahlakî güzelliğinden başka bir suçu yoktu. Ey müşrikler, sizlerde benzer konumlara düşüyorsunuz! Güvenilirliği, dürüstlüğü, yardımseverliği, zulme karşı duruşu gibi ahlakî erdemleri dışında bir suçu olmayan Emin Muhammed’e bu yaptıklarınız, kardeşliğe yakışır mı, insanlığa sığar mı!

Yine ayetler Peygamberimiz ve çile çeken müminler için de bir teselli mesabesindedir. Dünya güzeli Yusuf, neler çekti bir bilseniz, hem de kendi kardeşlerinden çekti. İstikamet yolunun adamı olmak öyle kolay şey değildir. Onun yolunda ilk eziyete tabi tutulan siz değilsiniz ve siz olmayacaksınız! Dolayısıyla siz de Hz. Yusuf gibi, Hz. Yakub gibi başınıza gelenlere katlanın, sabredin ki dünya ve ahirette büyük lütuflara nâil olasınız!

Yusuf kıssası, indiği döneme bu mesajları sunduğu gibi, sonraki dönemlere de benzer mesajlarını sunmaya devam edecektir. Zira Kur’ân’ın ayetleri de mesajları da evrenseldir. Hak batıl mücadelesi ve bu yolda çekilenler her dönemde olacaktır. İstikamet yolunun yolcuları, Yusuf kıssasının evrensel mesajlarıyla karşılaşabilecekleri zorluklara hazırlanacaklar, pes etmeden, sızlanmadan, taviz vermeden yollarına devam edeceklerdir.

Yine kıssa aracılığı ile hasedin, şehvetin, dünyevîleşmenin, makam mevkinin, varlık sahibi olma ile yokluğun insana nasıl yanlışlar yaptırabileceğinin örnekleri sunulmaktadır. Kıssada gerçek kulluğun en temel özellikleri olan sabır, sebat, iffet, basiret, firaset gibi çok önemli değerlerin canlı örnekleri yer almaktadır. Ve nihayet ilahî kudretin nelere kadir olduğu ve dilediği zamanda olmazları nasıl oldurduğu hatırlatılarak müminlerden, geleceğe dair ümitvar olmaları istenmektedir. Her dönemde Yusuf kıssasını merak edip soranlar, o kıssayı araştıranlar, kıssa üzerinde durup derinlemesine düşünenler bu mesajlardan istifade etmeyi sürdüreceklerdir.

Ayetin sonunda yer alan sâilîn ifadesi, soranlar, isteyenler anlamınadır. Yahudiler ve diğer insanlar Yusuf kıssasını soruyorlar, merak ediyorlar, o da ayetlerle kıssayı en güzel şekilde ve uzun uzadıya onlara okuyunca, hayretle bütün bunları nereden öğrendin/aldın diyorlar, o da bunları bana Allah vahyediyor diye cevap veriyor. Onlar buna şahit oluyorlar ve fakat bunu Allah Rasülünün peygamberliğinin bir delili/ayeti olarak görmüyorlar, anlatılan kıssadan ders almıyorlardı. Onun için bu ayetle, bir konuyu sormak yetmez, öğrenmek de yetmez, önemli olan öğrenilen şeyden ibret almaktır mesajı verilmiştir. Öğrenmek için de merak etmek ve sorup araştırmak gerekmektedir. Onun için soru sormak bilgisizin şifasıdır denilmiştir. Rabbimiz de şayet bilmiyorsanız bilenlere sorun buyurur. Peygamberimize ilk yıllarda gelen ayetlerin birinde de (yardım yahut ilim) isteyeni (sâili) sakın azarlama buyrulur.

Tabi ki bu söylenenler yalnızca Yusuf kıssası için geçerli değildir. Kitabımızda anlatılan tüm kıssalar için durum böyledir ve onların hepsinde sayısız hikmet, ibret ve dersler vardır. Onları o gözle okumak, onlardaki hikmet ve ibretleri ortaya çıkarmak gerekir.

Evet, tarihte yaşanan pek çok kıssayı bugün yaşanıyormuş gibi Peygamberimizin kendisine inen vahiyle haber vermesi, en büyük ayettir. Çünkü O, bütün bunları daha önceden bir tarihçiden okumuş yahut bir bilenden almış değildir. Bunların hepsi tamamıyla kendisine vahyedilen vahyin belgeleridir. Sana, «Sen okumuşsun» derler; oysa Biz, öğrenecek kimselere ayetleri böylece türlü türlü açıklamaktayız. Sen daha önce bir kitaptan okumuş ve elinle de onu yazmış değildin. Öyle olsaydı, batıl söze uyanlar şüpheye düşerlerdi. İşte sana da buyruğumuzla Cebrail’i gönderdik; sen Kitap nedir, iman nedir önceleri bilmezdin, fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi onunla doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Biz bu Kur’ân’ı vahyederek, sana en güzel kıssaları anlatıyoruz Oysa daha önce sen bunlardan habersizdin. Musa’ya hükmümüzü bildirdiğimiz zaman, sen batı yönünde, (Musa’yı bekleyenler arasında) değildin, onu görenler arasında da yoktun. Ama biz nice nesiller var etmiştik. Sen, Medyen halkı arasında bulunup, onlara ayetlerimizi okumuyordun, fakat o haberleri sana gönderen Biziz. Sen, Musa’ya hitap ettiğimiz zaman Tur’un yanında da değildin. Senden önce kendilerine uyarıcı gelmeyen bir milleti uyarman için, Rabbinden bir rahmet olarak gönderildin; belki düşünürler. Sana böylece vahyettiklerimiz, gayba ait haberlerdir. Onlar elbirliği edip düzen kurdukları zaman yanlarında değildin. Bu Sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Meryem’e hangisi kefil olacak diye kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin, çekişirlerken de orada bulunmadın. Bunlar sana vahyettiğimiz bilinmeyen olaylardır. Sen de, kavmin de daha önce bunları bilmezdiniz. Sabret, sonuç, Allah’tan sakınanlarındır.

Yine onun bu kıssaları hikmet dolu, mesaj yüklü cümlelerle veciz bir biçimde anlatmış olması da bir başka ayettir. Zira kıssalar, Kur’ân’ın kendine has özgün üslubuyla anlatılır. Bu anlatımlar tarihsel ve kronolojik anlatımlar değildir. Kıssaların yaşandığı tarih, kıssanın geçtiği yerler ve kıssanın kahramanları çoğu zaman zikredilmez. Yine anlatımlarda çok fazla ayrıntıya girilmez. Çünkü Kur’ân’ın bu kıssaları anlatmadaki asıl amacı, mesajın evrensel bir şekilde alınmasıdır. Anlatılanlar her çağa, her kesime ve her coğrafyaya şâmil olsun diyedir Kur’ân’ın anlatımları. O, mesajların ayrıntı bilgiler içerisinde kaybolup gitmesine de asla izin vermez.

Şu ayette geçmişin izlerini taşıyan mekânlar ve o mekanlarda bulunan bazı izlerde de ayetler/ibretler olduğuna dikkat çekiliyor: Orada apaçık ayetler, (ayrıca) İbrahim’in makamı vardır. Ayetten anladığımıza göre Ka’be ve çevresinde ayetler vardır. Bu ayetler nelerdir? O mekânlar, yeryüzünün ilk mabedinin bulunduğu yerlerdir. Asırlardır insanlığın ibadet merkezi olmuştur. Bu kutsal mekânlar, asırlardır dünyanın dört bir yanından insanlığı kendisine çekmektedir. Bu mübarek yerlerde, Yüce Yaratıcıya kesintisiz ibadetler yapılmaktadır. Dolayısıyla bu yerler dünyanın başka hiçbir mekânına nasip olmayan bir ayrıcalığa, güzelliğe ve berekete nâil olmuştur. İrili ufaklı sayısız dağlar arasında ekin bitmeyen bir vadi iken oraları insanlık için cazibe merkezi kılan ve onlara bu ayrıcalığı ve üstünlüğü bahşeden Yüce Allah’tır. Aslında oraların bu kadar kıymetli olması başlı başına bir ayettir.

Yine bu mekânlarda Makam-ı İbrahim, Hacerü’l-Esved, Meşar-ı Haram, Cemerât, Arafat, Cebel-i Rahme gibi insanlık tarihin kilometre taşları olan belgeler vardır. Buralar tevhid mücadelesinin en önemli hadiselerine tanıklık etmiş gözde yerlerdir. Hz. Âdem’in tevbesinin kabul edildiği, eşiyle buluştuğu yerler; Hz. İbrahim’in oğlu İsmail ile zorlu kurban sınavını verdiği yerler; hac ibadeti yapmak üzere gelen pek çok peygamberin lebbeyk sedalarına tanıklık eden yerler; son peygamberin tevhid sancağını açtığı merkezler hep buralardadır. Dolayısıyla bu mübarek beldeleri ziyaret edenler, turistik bir seyahatin ötesinde buraları gezip görmeli, birer ayet olarak okuyup ders almalıdır. İşte o zaman yaptıkları hac ve umre ibadetleri, onlar için bir tevhid mücadelesinin tazelendiği bir cihad meydanı olacaktır.

Tekrar söylemek gerekirse Kur’ân kıssalarını birer ayet olarak görmek, onları bu güzle üzerinde durup derinlemesine düşünmek onlardan gereği gibi istifade etmemizi sağlayacaktır.

Bu içeriği sosyal medyada paylaşın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir