İyiliklerin Adamı Olmak, Kötülüklere Dur Demek

Ma’rûf, bilmek, tanımak anlamına gelir. Bilinen, aşina olunan ve hoşlanılan şeylere ma’rûf denir. Marifet, örf ve irfân da aynı kökten gelir. Kavram olarak akl-ı selîm ve şeriatın onayladığı şeylere ma’rûf denir. Allah’a itaat sayılan, O’na yaklaştıran, dinde değerli olan, insan vicdanının iyi kabul ettiği şeylerin adıdır ma’rûf. (M. Çağrıcı, Emr-i Bi’l-Ma’rûf maddesi, DİA, XI, 138-141)

Buna göre bir şeyin ma’rûf sayılabilmesi için bozulmamış, dış tesirlerin etkisi altında kalmamış akl-ı selimin ve dinin onayladığı şey olması gerekir. Ma’rûfu belirlemede tek başına akıl yeterli değildir. Fıtrattan uzaklaşmış akıl yanlış, zararlı ve çirkin şeyleri iyi görebilir, onaylayabilir. Bunun için dinin belirleyiciliği gereklidir. Zaten dinin belirlediği esaslar insan fıtratına uygun, insanın hayrına ve yararına olan şeylerdir.

Ma’rûfun zıddı olan münker ise, yadırganan, sıkıntı duyulan, vicdanı rahatsız eden şeydir. Kavram olarak münker, akl-ı selim ve şeriatın onayladığı şeylere denir. Buna göre Yüce Yaratıcının istemediği ve dinin günah saydığı şeyler münkerdir. Münkerin belirlenmesi için de dine ihtiyaç vardır.

Aslında ma’rûf olan her şey insanın özüne uygun, dünya ve ahirette onun yararına olan, yapılmasıyla vicdanları rahatlatan şeylerdir. Münker ise insanın özüne yabancı olan, dünya ve ahirette onun aleyhine olan ve vicdanları yaralayan şeylerdir. Buna rağmen yaptığı yapacağı şeyin önünü sonunu hesap edemeyen aceleci kimi insan ma’rûftan kaçar ve münkerin adamı olur. Oysa münkerin imrenilecek, hatta merak edilecek bir yanı yoktur.

SEÇKİN HAYIRLI ÜMMETTEN OLMANIN GEREĞİ

İslam, iyi insan yetiştirmeyi hedefler. İslam’a göre her insan, fıtrat üzere yani İslam’a yatkın olarak doğar. İyi insan olmak fıtrat üzere kalmaktır. Fıtrattan kopmak yahut fıtrata yabancılaşmak kötü insan olmaktır. İslam yalnızca iyi insan istemez. İyiliği kendinde kalan pasif iyiler olmak da yetmez. İslam’ın istediği, iyilikleri kendinde kalmayan, iyiliklerini çevresine yansıtan ve başkalarına taşıyan aktif iyileri olmaktır. İşte ma’rûf İslam’ın istediği o iyilerin her zaman iç içe olduğu değerler bütününün adı; münker de o iyilerin her zaman ve her şartta uzak durduğu kötülüklerin adıdır. Gerçek mümin de ma’rûfu tanıyan, yaşan ve yaşatan; münkeri bilip ondan sakınan ve sakındıran kimsedir.

Pek çok Kur’ân ayeti müminlerden ma’rûfun adamı olmalarını, münkerden uzak durmalarını ve bu duruşu topluma hâkim kılmalarını ister. Bu konudaki ayetlerden bir kaçı şöyledir:

Sizden, iyiye çağıran, doğruluğu emreden ve fenalıktan meneden bir ümmet/topluluk olsun. İşte başarıya erişenler yalnız onlardır. (Âlu Imran 3/104)

Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz. (Âlu Imran 3/110)

Ayetler, iyiliği emretme/yayma, kötülükten sakındırma ve engelleme görevinin ümmetlik görevi olduğunu özellikle belirtmektedir. Buna göre her Müslüman bulunduğu yer ve konumda İslam’ın temsilcisi olduğunun bilincinde bu görevi ifa etmeye çalışmalıdır. İlim adamlarımız bu görevin Müslümanlar için kifâye yollu farz olduğunu söylemişlerdir. Yani bir yerde bu görevi yapanlar varsa görev bütün Müslümanlardan düşer. Ancak iyi ve kötü olduğu açık ve net olarak bilinen konularda her Müslüman bu görevi yerine getirmelidir. Zira öyle yerler ve zamanlar vardır ki orada iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma görevi öncelikle orada bulunan Müslümanların görevi olur. Sözgelimi bir dağ başında bir çoban, yanındaki arkadaşını iyiliklere çağırma ve onu kötülüklerden alıkoyma görevinden sorumludur. Aynı şekilde bir evde ev sakinleri, birbirlerine iyilikleri emretme, onları kötülüklerden sakındırma göreviyle yükümlüdür. Böyle bir mecliste sözgelimi müminler namazı vaktinde hem kılmalı, hem de beraberlerindeki kardeşlerinin namaz kılmaları için onları uyarmalıdırlar. Aynı şekilde böyle bir konumda yapılan yalan, gıybet, hırsızlık, aldatma ve benzeri haram/günah olduğu kesin bilinen şeyleri terk etmek ve çevresindekileri sakındırmak da orada bulunanların Müslümanlık borcudur. Bu sebeple Sizden, iyiye çağıran, doğruluğu emreden ve fenalıktan meneden bir ümmet/topluluk olsun ayetindeki emrin bütün müminleri kapsadığını söyleyen ilim adamları da olmuştur, bu emrin bu işi iyi bilenlere yönelik olduğunu ileri sürenler de olmuştur. (Ebû Hayyân, el-Bahru’l–Muhît)

Dikkat edilirse bu kutlu görevde önce ma’rûfu emr, sonra münkeri nehiy gelmektedir. Yani önce insanları iyiliklerle tanıştırmak, iyilikler konusunda örnek olmak gereklidir. Ardından iyilikleri tanıdıkları, iyiliklerin hayrını ve güzelliğini gördükleri halde, yanlış yapan insanları uyarmak gelmektedir.

Hz. Ömer, bir haccında yanlış bir şeye tanık olur. Sonra yukarıdaki ayeti okuyarak şunları söyler: Kim, insanlık için ortaya çıkarılmış hayırlı ümmetten olmak isterse, Allah’ın koştuğu şu şartları yerine getirsin: O şartlar, iyiliği emretmek, kötülüğe mani olmak ve Allah’a iman etmektir. (Taberî, Câmiu’l–Beyân)

Ayette Allah’a iman şartının üçüncü olarak sayılmış olması da anlamlıdır. Aslında iman her şeyin başıdır. İnsanın davranışlarına değer kazandıran da imanlı yapılmasıdır. Ancak bu ayette iman üçüncü sırada sayılmıştır. Bu, gerçek anlamda imana erebilmek için kişinin yaşadığı toplumda iyiliklerin yaygınlaşmış olmasını, kötülüklere dur demenin gereğini ifade eder. İyiliklerin hayata yansımadığı, kötülüklerin önüne geçilemeyen ortamlarda kâmil iman sahibi olmak neredeyse imkânsızdır. Çünkü kâmil iman, yalnızca kişinin kendinde kalmaz, nuruyla, salih amel meyveleriyle çevreye yansır.

Bu kutlu vazifeyi layıkıyla yerine getiren ümmetin olması, tüm insanlığın hayrınadır. Çünkü ümmetin iyilikleri yayması ve kötülükleri engellemesi tüm herkesin menfaatinedir. Onun için ayette insanlık için seçilmiş hayırlı ümmet sizsiniz buyrulmuştur.

Şu ayet de iyiliği emretme kötülükten sakındırma görevinin kardeşlik hukukunun gereği olduğunu bizlere açıklar:

Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir; iyiyi emreder kötülükten alıkoyarlar; namaz kılarlar, zekât verirler, Allah’a ve peygamberine itaat ederler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, hakîmdir. (Tevbe 9/71)

Kişinin iyiliği emretme ve kötülüğe dur deme vazifesini yerine getirebilmesi için ma’rûfu ve münkeri doğru bir şekilde tanıması, kendisinin bunların gereğini yerine getirerek örnek olması, sonra da çevresine iyilikleri emredip kötülüklerden sakındırması gerekir. Ma’rûfu ve münkeri layığı ile tanımayanların bu görevi gereği gibi yerine getirmeleri mümkün değildir. Böyleleri kaş yapayım derken göz çıkarabilirler, insanları dine kazanayım derken dinden edebilirler. Yine iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma işinin sonuç vermesi için, bu işi yapanların kendilerinin bu konuda örnek olmalıdırlar. Nitekim bu konuda Kur’ân’ın uyarısı açıktır: Kitap’ı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyilikle emredersiniz? Düşünmez misiniz? (Bakara 2/44) Ey inananlar! Yapmadığınız şeyi niçin yaptığınızı söylersiniz? Yapmadığınız şeyi yaptık demeniz, Allah katında büyük gazaba sebep olur. (Saf 61/2-3)

Müslüman, bulunduğu ortamda gidişata duyarsız değildir. Yanıbaşında cereyan eden olaylara neme lazım, beni ilgilendirmez diyemez. Gerçek mümin, gördüğü yanlışı düzeltmek, şahit olduğu kötülüğü engellemekle görevlidir. Bir hadislerinde Peygamberimiz müminin bu asil görevini şöyle açıklamıştır: Sizden bir kötülüğü gören onu eliyle düzeltsin, eğer buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf halidir. (Ebû Davûd, Salât 239-242) Bugün aynı yuva altında yaşadıkları, aynı işyerinde çalıştıkları, yurtta aynı odayı paylaştıkları halde birbirlerinin yanlışlarına duyarsız ve seyirci kalan, bunu da günah işleme özgürlüğü (!) olarak gören Müslümanların bu uyarıları bir kez daha hatırlamaları kaçınılmazdır. Evet, bugün ümmet olarak duyarlı Müslümanlara ihtiyacımız var. Şairini dediği gibi:

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem/ Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim/Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!

Adam aldırmada geç git! , diyemem aldırırım. Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım! (Mehmet Âkif, Safahât)

Bir başka uyarılarında da Efendimiz iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma görevini yerine getirmenin cemiyetin hayrı ve huzuru için gerekli olduğunu bildirmiştir: Canımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, sizler ya iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız; ya da Yüce Allah hepinize birden azap gönderir. Sonra dua edersiniz, ama dualarınız kabul edilmez. (Tirmizî, Fiten 9)

O halde söylem ve eylemlerimizle ma’rûfun adamı olmaya, münkerden sakınmaya ve sakındırmaya gayret edelim.

Bu içeriği sosyal medyada paylaşın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir