Korku ile Ümit Arasında Olan Müminin Endişesi!

Havf ve Recâ, müminin hayatında birbirinden ayrılmayan iki temel kavramdır. Bunlardan ilki korku, ikincisi ümit anlamınadır. Müminler, Yüce Allah’ın erişilmez kudretinden, O’nun azabından ve gazabından, kabir azabından ve kıyametin dehşetinden endişeden kimselerdir. Ancak onlar, dünyevî ve uhrevî korkularını, Yüce Yaratanın korkusuyla yenen kimselerdir. Evet, Yüce Allah’tan korkup sakınan kimse, O’ndan başkasından korkmayan, çekinmeyen kimsedir. Kimde, Yüce Yaratıcının korkusu tam olarak oturmamışsa, o kimse her şeyden ve herkesten korkmaya devam edecektir. Eğer mümin iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.

Hayat Kitabımız Kur’ân, bizleri ahirete hazırlarken korku ümit dengesi üzerine davetini kurar. Cennet ayetleri zikredilir, ardından cehennem ayetleri getirilir. Cennet ayetleri ile müminler ümitvâr olmaya hazırlanırken, rehavete kapılıp gevşeklik göstermesinler diye hemen cehennem ayetlerine geçilir. Cehennemin korkunç tasvirleri yapıldıktan hemen sonra da müminler, korku içerisinde ümitsizliğe kapılmasınlar diye cennetin muhteşem tasvirlerine geçilir. Elbette Yüce Rabbimizin rahmeti gazabını geçmiştir. Ancak mümin korku ümit dengesini muhafaza etmeye gayret eder. Bunun için de müminin korku ve ümitleri tartılsa eşit gelir denmiştir. Peygamber Efendimiz de şöyle buyurur: “Müminler, Allah’ın azab ve azabının miktarını bilselerdi hiç biri Cenneti ümit etmezdi. Kâfirler de Allah’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilselerdi, hiç biri O’nun rahmetinden ümit kesmezdi.”

Peygamberimiz Kur’ân okurken bir korku ayetine geldiğinde ondan Allah’a sığınır, bir rahmet ayetine geldiğinde Allah’tan rahmet diler, Allah’ı tenzih eden bir ayete geldiğinde de O’nu tesbih ederdi. Bu rivayet, Peygamberimizin Kur’ân okuyuşu hakkında çok önemli mesajlar içermektedir. Şöyle ki O, Kur’ân ayetlerini üzerinde durarak ağır ağır okuyor, anlayarak okuyor, manasının üzerinde düşünüyor ve ayetlerin muhtevalarıyla ilgili dualar ederek onları okuyordu. Peygamberimiz sallallahü aleyhi vesellem, cehennem ve azap ayetlerinden Yüce Allah’a sığınıyorsa, bizlerin bu ayetleri nasıl okumamız, bu ayetlerden nasıl etkilenmemiz gerektiği üzerinde düşünmeliyiz.

Yüce Rabbimiz müminleri tanımlarken şöyle buyurur: Ayetlerimize ancak, kendilerine hatırlatıldığı zaman secdeye kapananlar, büyüklük taslamayarak Rablerini överek yüceltenler, vücutlarını yataklardan uzak tutup korkarak ve umarak Rablerine yalvaranlar ve verdiğimiz rızıklardan sarf edenler inanır. Büyük müfessir Razî’nin açıklamasına göre, ilk ayet, Yüce Allah’a sadece secdeye/kulluğa layık Allah olduğu için ibadet eden yüce mertebe sahibi insanlara işaret ediyor. Onlar, ayetler hatırlatıldığında hemen secdeye kapananlardır. İkinci ayet ise Yüce Allah’tan korktukları için O’na ibadet edenlere işaret etmektedir. Onlar korku ve ümit içerisinde Rablerine yalvaranlardır. Elbette Yüce Allah’a ibadete layık olduğu için kulluk ve ibadet etmek asıldır. Ancak insanın bu mertebeye ulaşması kolay değildir. Genellikle insan bu dereceye ikinci mertebeden geçtikten sonra gelecektir. Nitekim Hz. Ali, ibadet ve kulluk yapanları üç grupta değerlendirir: İlki, Cennet beklentisiyle kulluk edenler, bunlar kar amaçlı iş yapan ticaret erbabı gibidirler. İkincisi, Cehennem ve azap korkusuyla kulluk edenler, bunlar efendilerinden korktukları için hizmet eden köleler gibidir. Üçüncüsü ise, Yüce Allah’a, O’nun rızasını kazanmak için kulluk edenler, bunlar gerçek anlamda özgürlüğü tatmış kimselerdir.

Müminin ümitvârdır, ancak umut için imanı, ilmi ve sâlih ameli olmalıdır. İnanmayan kime ümit beslesin ki? Yüce Rabbin, engin merhamet sahibi olduğunu bilmeyen nasıl ümitvâr olsun ki? Ümit için, hiçbir sâlih ameli olmayan hangi yüzle, hangi dille af ve mağfiret dileyebilsin ki?

Yüce Rabbimiz, ümitvâr olmaya davet ederken şöyle buyurur: Ey günah işlemekle kendilerine zulmeden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır.

Müminin korku-ümit dengesini belirleyen ayetlerinde Rabbimiz şöyle buyurur:

Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine eş koşmayanlar, Rablerine dönecekleri için kalpleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler, işte onlar iyi işlerde yarış ederler, o uğurda ileri geçerler.

Bu ayetlerle ilgili olarak Hz. Aişe annemiz, peygamberimize sordular:

Ey Allah’ın Rasülü, bu yürekleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler, içki içen ve hırsızlık yapan günahkâr kimseler midir?

Peygamberimiz, cevap verdiler:

Hayır, Ebubekir’in kızı hayır! Onlar, oruç tutan, namaz kılan ama yaptıkları sâlih amellerin kabul edilmeyeceği endişesini taşıyanlardır. Evet, onlar, hayırlarda koşturan kimselerdir.

Müminlerin temel özellikleriyle başlayan Müminûn suresinin bu ayetlerinde müminlerin en temel özellikleri bir kez daha ve çok farklı ifadelerle hatırlatıldı. Onlar sırasıyla şunlar:

Rablerinden korkarak titreyenler,

Rablerinin ayetlerine inananlar,

Rablerine eş koşmayanlar,

Rablerine dönecekleri için kalpleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler,

İşte, onlar iyi işlerde yarış ederler,

O uğurda ileri geçerler…

Şimdi bu ifadelerle kendimizi, imanımızı ve İslam’ımızı test edelim:

Yüce Rabbimizin, her zaman ve her yerde huzurunda olduğumuzun bilincinde gönüllerimiz titriyor mu?

O’nu görüyormuş gibi O’na kulluk ve ibadet edebiliyor muyuz?

O’nun ayetlerine bütünüyle ve kayıtsız şartsız inanıyor ve onların gereklerini yerine getiriyor muyuz?

Gizlisi ve açığı ile tüm şirk çeşitlerinden uzak olarak yalnızca O’na inanıp kulluk ediyor muyuz?

Vermemiz gerekenleri, ahiret bilinci içerisinde gerektiği gibi ve zamanında verebiliyor muyuz?

Hayır işlerinde koşturuyor ve birbirimizle yarışıyor ve birbirimize örnek olabiliyor muyuz?

Tüm bunları yaparken, acaba yaptığım ibadet kabul oldu mu, acaba Yüce Rabbime yaraşırcasına yapabildim mi endişesi içerisinde yüreklerimiz titriyor mu?

Şayet bu sorulara cevabımız ‘evet’ ise gerçekten bizler önde giden öncüleriz ve Rabbimizin gözde kullarıyız. Cevabımız ‘hayır’ ise daha çok çalışacağız demektir.

Kur’ân’ın korku ve ümit dengesini kaybetme konusundaki uyarılarından biri de şöyledir: Aldatıcı sizi Allah ile aldatmasın. Burada aldatıcıdan maksat şeytandır. Aldatıcının bu aldatması ya aşırı şekilde Allah’ın rahmetine güvendirerek olur, ya da O’nun rahmetinden tümüyle ümidini kestirerek olur.

Allah’ın rahmeti geniştir, her şeyi kaplamıştır, bu kadar kötü insan varken seni affetmeyecek de kimi affedecek, Allah nice günahkâr kimseleri affetmiştir, elbette seni de affedecektir… Yahut da sen bu kadar günaha batmışken senin için tevbe kapıları kapanmıştır, senin bağışlanman söz konusu olamaz, o halde tevbe etmen anlamsızdır… Bu gibi vesveseler her insana gelebilir. Bunların ikisi de uç noktadır. Mümin ise orta yolun adamıdır. O halde cennete girme ümidi ve cehenneme düşme endişesi bütün amellerimiz de belirleyici olmalıdır.

Bu içeriği sosyal medyada paylaşın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir