Beyt’e Değil Beyt’in Rabbine İbadet
Bir Soru ve Cevabı
Zaman zaman şu soru sorulur: İslam, putperestliği kaldırdım diyor, gerçekten de Arabistan Yarımadasındaki pek çok putu kaldırmıştır, ama Müslümanlar dört duvardan ibaret olan taş yapılı bir binanın etrafında dönüp duruyorlar, ibadetlerini o binaya dönerek yapıyorlar?!
Bir adı da Beytullah/Allah’ın Evi olan Ka’be’nin yapılış amacını ve misyonunu bilirsek bu soru kendiliğinden düşer. Şöyle ki, İslam geldiğinde Mekke müşrikleri de Ka’be’yi kutsuyorlar ve onlar da onun etrafında dönerek tavaf ediyorlardı. Ancak müşriklerin Ka’be kutsaması, ağırlıklı olarak o binaya ve onun etrafına dizdikleri putlara yönelikti. Onlar, Ka’be’yi kendilerine turist çeken, para kazandıran, zaman zaman da kararsız kaldıkları işlerinde kura çekerek rahatladıkları bir yer olarak görüyorlardı.
Şu bir ayet yukarıdaki soruya Kur’ân’ın verdiği en anlamlı cevaptır: Öyleyse kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren bu Ka’be’nin Rabbine kulluk etsinler.
Bir kere putu icat eden, onu kutsayan müşrikin kendisidir. Ka’be’nin yerini belirleyen, ona kutsallık atfeden ise Yüce Yaratıcıdır.
Müşrik kendi icat ettiği putları, bir kısım emellerini gerçekleştirmek için kullanır. Müslüman ise Ka’be’ye yönelik namaz kılarken, Ka’be’nin etrafında tavaf ederken yalnızca Yüce Rabbi hatırlar, O’nu anar, O’nu büyükler, O’na bağlı olduğunu ilan eder. Ka’be’ye yönelik kıldığı namaza Niyet ettiğim Allah için namaz kılmaya diye niyet edilir ve Allahü Ekber/Allah büyüktür diye durulur. Tavaf için Ka’be’ye gidenler Lebbek Allahümme lebbeyk…/Buyur Allahım buyur, emir ferman senindir Allahım, ben de kulun olarak emrine hazırım Allahım, senin eşin ortağın yoktur Allahım diyerek giderler.
Ka’be’nin yanında yahut dünyanın herhangi bir yerinden Ka’be’ye yönelerek namaz kılan Müslüman Doğu da batı da Allah’ındır, nereye dönerseniz Allah’ın yönü orasıdır. Doğrusu Allah her yeri kaplar ve her şeyi bilir inancıyla yönelir. Dolayısıyla Ka’be’ye yönelmek ve ibadette onu merkeze almak ibadet disiplinini sağlamak içindir.
Bu girişten sonra Kur’ân ayetleri ışığında Ka’be’nin evrensel mesajlarını görelim:
Ölümsüzlük ve Özgürlük Âbidesi: Ka’be
Ululuk, büyüklük anlamına bir kelimedir. Ka’be’ye kübik formundan dolayı yahut ululuğundan dolayı bu isim verilmiştir. Rivayetlere göre, Yüce Allah, gök halkının Beyt-i Ma’mûru tavaf ettikleri gibi, yeryüzü halkının da tavaf ve ziyaret etmeleri için, Beyt-i Ma’mûrun yerde bir örneği olmak üzere meleklere Ka’beyi inşa ettirmiştir. Ka’be ikinci kez Hz. Âdem tarafından, daha sonra da Nuh tufanındaki yıkılışından sonra Hz. İbrahim tarafından yeniden yapılmıştır. Daha sonra çeşitli dönemlerde yeniden inşa edilmiş yahut tamir görmüştür.
Kur’ân ayetlerine göre ise Ka’be’nin yapımı Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu konuda Kur’ân’da şöyle buyurulur:
“Ka’be’yi, insanlar için toplanma ve güven yeri kılmıştık. İbrahim’in makamını namaz yeri edinin, dedik. Evimi ziyaret edenler, kendini ibadete verenler, rükû’ ve secde edenler için temiz tutun diye İbrahim ve İsmail’e ahd verdik. İbrahim: ‘Rabbim! Burasını emin bir şehir kıl, halkından, Allah’a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır’ demişti. Allah da: ‘İnkâr edeni de az bir müddet geçindirir, sonra da onu ateşin azabına uğramak zorunda bırakırım, ne kötü sonuç’ buyurmuştu. İbrahim ve İsmail, Ka’be’nin temellerini yükseltiyordu. ‘Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz ki Sen, hem işitir hem bilirsin’ dediler.
“Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev, Mekke’de, dünyalar için mübarek ve doğru yol gösteren Ka’be‘dir.”
” ‘Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada kıyama duranlar, rükû’ edenler ve secdeye varanlar için Evimi temiz tut’ diye İbrahim’i evin yerine yerleştirmiştik. İnsanları hacca çağır; yürüyerek veya binekler üstünde uzak yollardan sana gelsinler.”
Ka’be ismi Kur’ân’da iki ayette şu şekilde geçmiştir: “Ey inananlar! Siz ihramlı iken av öldürmeyin. İçinizden kim onu öldürürse, onun üzerine öldürdüğü hayvanın benzeri bir ceza vardır. Buna Ka’be’ye varacak bir kurban olmak üzere içinizden adalet sahibi iki kişi hükmeder…” “Allah Ka’be’yi insanlar için bir nizam (kıyam) aracı kıldı…“
Kübik form, müteaâl (aşkın) olanı simgeler. Kübizmde metafizik bir öz vardır. Ka’be, bir kıblegah olmaktan öte, Yüce Allah’ın yeryüzündeki bir alameti, bir nişanıdır. Buna göre Ka’be, mutlak istikrarın en altta, yeryüzündeki yankısıdır. Ona yönelmekle dikey ve yatay olmak üzere ikili bir hareket gerçekleşir: Dikey hareketle ölümlünün ölümsüze, sonlunun sonsuza yönelişi; yatay hareketle ise insanın insana yönelişi simgelenir. Zaten Ka’be’ye ‘Atîk Ev’ denilerek, onun bir hürriyet abidesi/simgesi olduğuna dikkat çekilmiştir. Gerçekten de hac ve umre ibadetini yerine getirenler o özgür beytin etrafında dönerek, namaz kılanlar da o özgürlük abidesine yönelerek Allah’tan başkasına kul olmaktan kurtulup hakiki özgürlüğe kavuşmuş olduklarını bayraklaştırmış olurlar.
Ka’be’nin ‘ilk ev’ oluşu, onun ilk yapı olmasından öte; hidayet, bereket ve özgürlük kaynağı/sembolü/anıtı olması nedeniyledir. Kur’ân ayetlerine göre Ka’be, hidayet, özgürlük, güven, düzen, dirlik, birlik, istikrar kaynağıdır. Nitekim onun ilk ev olduğunu bildiren ayette, onun alemlere hidayet sembolü mübarek bir ev olduğuna özellikle dikkat çekilmiştir. Ayetlerde, Onun için ‘kıyam, mesâbe, emn, mübarek, hidayet’ kelimeleri kullanılarak bu anlamlar vurgulanmıştır. Bu husus, Necip Fazıl’ın dizelerinde şöyle ifade edilir:
“Ka’be, Allah’ın Evi; bir nokta yere konmuş. / Ötelerin pertevi, Maddeye vurup donmuş.
Mücerretten bir âlem, Mikap şeklinde bir sır. / O âlemle bu âlem arasında bir sınır.”
Ka’be’yi yeryüzünün ilk mescidi olarak niteleyen Kur’ân, aynı zamanda onu merkeze almış ve ondan uzakta olan Kudüs’ün tarihî mescidi için ‘Uzak Mescid’ (el-Mescidü’l-Aksâ) tabirini kullanmıştır. Gerçekten de İslam’ın kıblesinin de Ka’be olarak belirlenmesiyle başta tüm yeryüzü mescidleri olmak üzere, tüm yerlerin kıblesi, imamı, kalbi Ka’be olmuştur. Tıpkı Ka’be şehri Mekke’nin şehirlerin anası (Ümmü’l-Kurâ) ilan edildiği gibi, Ka’be de mabedlerin anası, merkezi kabul edilmiştir. Zaten Mekke’nin şehirlerin anası/merkezi olmasında Ka’be faktörü gözardı edilemez. İşte tüm bu nedenlerden dolayı Ka’be, bu ismiyle yahut başka isimlerle pek çok ayette anılmıştır.
Korkuların Yenildiği Manevî Sığınak: Beyt
İnsanın geceleyin sığındığı yer, ev anlamına gelen bu kelime Kur’ân’ın pek çok ayetinde Ka’be’nin karşılığı olarak kullanılmıştır. Bunlardan yedi ayette el-Beyt ve Beyt şeklinde, iki ayette de kelimeyi Yüce Allah kendi zatına izafe etmiş ve ‘Beytî’ (Evim) şeklinde geçmiştir. Korkuların depreştiği geceleri nasıl ki insan evine sığınarak güven içerisinde hayatını sürdürürse; gece gündüz Allah’ın evi Ka’be’ye sığınan/yönelen kimse de tüm korkulardan emin olur. O evin, Yüce Allah’a izafe edilmesi ise evin şanını yüceltir.
Özgürlüğün Kadîm Evi: el-Beytü’l–Atîk
Atîk çok eski, azat edilmiş ve şerefli anlamlarına gelen bir kelimedir. Azmanlardan kurtarıldığı için yahut yeryüzünün en eski mabedi olduğu için, yahut Nuh tufanından kurtulduğu için Beytullaha, ‘el-Beytü’l–Atîk‘ ismi verilmiştir. Bu adlandırmada zaman boyutu ile ilgili olarak Beytullahın çok eski bir mabed olması yahut da çok değerli ve kıymetli bir mekan olması gözetilmiştir. Nitekim eski çağlardan kalma eserler için asâr-ı atîk dendiği gibi, Latince antik/antika da denmiştir. Beyt-i Atîk olan Ka’be’yi toplu olarak ‘insanlar için kurulan ilk ev, özgürlük ve başkaldırı sembolü’ olarak ifade etmek mümkündür. Nitekim Kur’ân’daki Ka’be tanımları içerisinde ‘kıyam’ yani ‘başkaldırı yeri’ tanımı açıkça geçer. Buna göre Ka’be’ye yönelen bir kimse onun gerçek sahibi Yüce Allah’ı birleyerek, yalnızca O’na bağlanarak tüm diğer bağlardan kurtulmuş ve gerçek özgürlüğe kavuşmuş olmaktadır. Bu yönüyle bu kadîm ev, ilk insandan itibaren kıyamete kadar insanlığı gerçek özgürlüğe kavuşturan bir sembol olmaya devam edecektir.
el-Beytü’l-Atîk ifadesi, Kur’ân’da iki ayette şu şekilde geçer: “Sonra kirlerini giderip temizlensinler. Adaklarını yerine getirsinler. Beyt-i Atîki tavaf etsinler.” “Bu nişanelerde sizin için belli bir süreye kadar faydalar vardır. Sonra bunlar Beyt-i Atik‘de son bulurlar.”
Allah’ın Ölçülerine Uymaya Hazırlayan Eğitim Evi: el-Beytü’l–Harâm
Mekke’de bulunan Ka’be’ye, orada avlanma, ot ve ağaçlarının yolunup kesilmesi yasaklanarak hürmetli /kutsal bir yer kılındığı için, başka bir deyişle diğer yerlerde yasak olmayan bir takım şeylerin orada Allah tarafından haram kılınmasından dolayı bu isim verilmiştir. Nitekim Mekke fethinde Peygamberimiz bu gerçeği şöyle açıklamıştır: “Yüce Allah, Mekke’yi fil ordusundan korumuştur. Mekkelilere Peygamberini ve müminleri musallat etmiştir. Mekke’de savaşmak benden önce hiç kimseye helal olmadı. Bana da bir günün belirli bir anında helal kılındı. Artık benden sonra kimseye bu, helal kılınmayacaktır. Onun avı ürkütülmemeli, otu yolunmamalı, ağacı kesilmemelidir. Oradaki buluntu şeyler de ancak sahibini arayıp bulmak için alınabilir.” Rivayetlere göre Mekke’nin harem hudutları Hz. İbrahim tarafından belirlenmiştir. Peygamberimiz (s), Mekke fethinden sonra, bu hudutlara işaret eden ve farklı mesafelerde bulunan bu abide duvarları bizzat tamir ettirmiştir. Bu sınırlar arasında kalan bölgenin yüzölçümü yaklaşık 200 kilometrekaredir.
Mekke ve Ka’be’nin Allah Teâlâ tarafından ‘haram bölge’ kılınmasının temel esprisi, kulları Allah’ın ölçülerine göre yaşamaya hazırlamak, barışı sağlamaya ve çevreyi korumaya onları alıştırmaktır. Nitekim on iki aydan dördünün Haram ay olarak nitelendirilmesi ve Hz. Peygamber tarafından Medîne’nin de harem bölge ilan edilmesinin temel hedefi bu olsa gerekir. Asıl amaç harem bölgede eğitilen mümin, bu barış ve çevre bilincini tüm hayatına ve yeryüzüne yamalıdır.
Bu tabir Kur’ân-ı Kerimin iki ayetinde ‘el-Beytü’l-Haram’, bir ayette de ‘el-Beytü’l-Muharram’ şeklinde geçmektedir: “Ey İnananlar! Allah’ın nişanelerine, hürmet edilen aya, (Ka’be‘ye) hediye olan kurbanlığa, gerdanlıklar takılan hayvanlara, Rablerinden bol nimet ve rıza talep ederek Beyt-i Haram‘a gelenlere sakın hürmetsizlik etmeyin…” “Rabbimiz! Ben çocuklarımdan kimini, namaz kılabilmeleri için senin kutsal evinin yanında, ziraata elverişsiz bir vadiye yerleştirdim…”
Bu kelime on beş ayette de ‘el-Mescidü’l-Haram’ şeklinde geçmektedir. Bunlardan bir kaçı şöyledir: “Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir…“ “Mescid i Haram’ın yanında, onlar savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın…” “Ey inananlar! Doğrusu puta tapanlar pistirler, bu sebeple, bu yıllardan sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.” “Sana hürmet edilen ayı, o aydaki savaşı sorarlar. De ki: ‘O ayda savaşmak büyük suçtur. Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkâr etmek, Mescid-i Haram‘a engel olmak ve halkını oradan çıkarmak Allah katında daha büyük suçtur. Fitne çıkarmak ise öldürmekten daha büyüktür’…”
O halde günlük beş vakit Ka’be’ye yönelen Müslümanlar, Hac ve Umre ibadetlerini yerine getirmek için Ka’be’yi tavaf edenler bu ruhu yaşatmak, bu ruhla dolmak/şarj olmak ve bu ruhla yenilenmek için bunları yapmalıdırlar. O’nun evine yönelip O’na sığınarak bütün korkuları yenmek, o özgürlük nişanesiyle irtibat kurarak tüm esaret bağlarından kurtulup gerçek özgürlüğü tatmak ve bir ömür Allah’ın ölçüleri çerçevesinde yaşamak ancak bu şekilde mümkün olacaktır. Unutmayalım, Ka’be’yi kutsamak onun gerçek sahibi Yüce Allah’ı yüceltmektir. Ka’be sancağını gönderde dalgalandırmak da tevhid bayrağını dalgalandırmaktan ibarettir.
