Muhacir-ensâr Ruhunu Günümüze Taşımak
Muhacir Olmak Ufuk Peygamberinin Yoludur!
Peygamberimizin hadislerinden öğreniyoruz ki veren el, alan elden üstündür. (Nesâî, Zekât 52; Ebû Davûd, Zekât 28; Ahmed, I, 446) Lakin şu da bir gerçektir ki muhacir olmak, ensâr olmaktan daha üstün ve faziletlidir. Nitekim ayetlerde muhacirler, ensârdan önce zikredilmiştir:
İyilik yarışında önceliği kazanan Muhacirler ve Ensâr ile, onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnutturlar. Allah onlara, içinde temelli ve ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır; işte büyük kurtuluş budur. (Tevbe 9/100)
And olsun ki, Allah, sıkıntılı bir zamanda bir kısmının kalpleri kaymak üzere iken Peygamber’e uyan Muhacirlerle Ensâr’ın ve Peygamberin tevbelerini kabul etti. Onların tevbelerini, onlara karşı şefkatli ve merhametli olduğu için kabul etmiştir. (Tevbe 9/117)
Evet, muhacirler ensârdan üstün ve faziletlidir. Çünkü Hz. Peygamber alehisselam muhacirdir. Nitekim O, Huneyn savaşından sonra ganimet paylaştırırken şöyle buyurmuştur: “Muhammed’in varlığı Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; eğer hicret fazileti olmasaydı, Yüce Allah bana Muhacirlerden biri olmak ismini vermeseydi, Ensârdan bir fert olmayı ister, ensârdan bir fert olurdum!” (M. Asım Köksal, İslam Tarihi, VII/114)
Muhacir olmak ensâr olmaktan üstündür. Çünkü muhacir, Allah için ve Allah yolunda yurdundan vazgeçen, evini-variyetini veren, hatta canını ortaya koyan kimsedir. Çünkü muhacir olmak, riski göze almak, rahatından olmaktır. Hem muhacirler olmazsa ensâr olmayacaktır. Onun için muhacir olmak, ensâr olmanın varlık sebebidir.
Muhacir tanımını en geniş şekilde yapan ufuk peygamberi şöyle buyurarak muhacir olmanın kapısını, ümmetinden isteyen herkese açmıştır: Gerçek muhacir, Allah’ın yasakladığı şeylerden ayrılan kimsedir. Hakiki Müslüman da Müslümanların dilinden ve elinden güvende olduğu kimsedir. (Buhârî, Îmân 4)
İnsanlığın atası Hz. Âdem’in cennetten dünyaya gelişi ile başlayan hicret, farklı versiyonlarıyla hemen her peygamberin hayatında var olan bir olgudur. Tarih boyunca inandığı gibi yaşamak isteyen insanlar, kısıtlı ortamlardan, günah ortamlarından hicret etmişlerdir. Allah için ve Allah yolunda göç demek olan hicret bu yönüyle diğer göç ve yer değiştirmelerinden ayrılır. Bu konuda Peygamberimizin hadisi açıktır: “Ameller ancak niyetlere göre değer kazanır. Herkesin niyeti ne ise eline geçecek olan odur. Kimin hicreti, Allah ve Rasülü için ise, onun hicreti Allah ve Rasülüne olacaktır. Kim de elde edeceği bir dünya veya evleneceği bir kadından ötürü hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye göredir.” (Buhârî, Bedü’l-Vahy 1; Müslim, İmare 155; Ebû Davûd, Talak 11)
Peygamberimizin hayatında hicret önce Habeşistan’a hicret ile başlamış, ardından Medine’ye hicret ile devam etmiştir. Akabe beyatinden sonra, Habeşistan’dan Mekke’ye yeni dönmüş olan Musab b. Umeyr Medine’ye davetçi muallim olarak gönderilmiş, bir yıl içerisinde Medine’de İslam’ın girmediği ev kalmamış ve II. Akabe beyatine katılan Müslümanların daveti üzerine Medine’ye hicret kesintisiz devam etmiştir. Kimi Hz. Ömer ve arkadaşları gibi müşriklere meydan okuyarak açıktan hicret etmiş, kimi Allah’ın Rasülü ve yol arkadaşı Hz. Ebubekir gibi tedbir amaçlı olarak gizli olarak hicret etmiştir. Kimi karı koca olarak, kimi de eşini çocuklarını geride bırakarak hicret yollarına düşmüştür. Allah ve Rasülüne hicret yolculuğunda Yüce Allah, muhacirlere engin rızık ve bereket kapılarını açmıştır. Zira O’nun ilahî va’di açıktı:
Allah yolunda hicret edenlere, sonra öldürülen veya ölenlere Allah, elbette onlara güzel bir rızık verecektir. Rızık verenlerin en hayırlısı yalnız Allah’tır. And olsun ki, onları hoşnut olacakları bir yere koyar. Şüphesiz Allah bilendir, Halimdir. (Haşr 22/58-59)
Allah yolunda hicret eden kişi, yeryüzünde çok bereketli yer ve genişlik bulur. Evinden, Allah’a ve peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah’a düşer. Allah bağışlar ve merhamet eder. (Nisâ 4/100)
De ki: ‘Ey inanan kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının; bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah’ın yarattığı yeryüzü geniştir. Yalnız sabredenlere, ecirleri sonsuz olarak ödenecektir.’ (Zümer 39/10)
Hicret olduğu sürece muhacirler de olmuş ve olmaya devam edecektir. Allah için yurtlarından, mal, makam ve mansıplardan geçen muhacirler olduğu gibi, onlara kucak açan ensâr da olacaktır.
Muhacir ve Ensâr Ruhu Medine’de Medeniyeti Kuran Ruhtur!
Hicret öncesi adı Yesrib olan şehir hicretle birlikte medeniyetin beşiği Medine oldu. Münevver Medine’de medeniyetin temelleri Muhacir ve Ensâr iş birliği ile atıldı ve bu şehirde insanlığa örnek olacak Saadet Çağı bütün kurumlarıyla inşa edildi.
Medini’de Ensârın fedakârlığı, muhacir kardeşlerine yardım etmek için birbirleriyle yarışmaları tarihin ender şahitlik ettiği destansı olayları bağrında barındırır. Şöyle ki:
Peygamberimizin Medine’ye hicretleriyle beraber büyük sevinçlere mazhar olan ensâr, önce Peygamberimizi evlerinde ağırlamak için birbirleriyle yarışmışlar. Efendimiz aleyhisselam Ebû Eyyub el-Ensârî’nin evinde kalmayı tercih edince, bu sefer muhacirleri evlerinde ağırlamak için birbirleriyle yarışmışlardır. Öyle ki onlar bu konuda karar veremiyorlar, sonuçta kimin hangi misafiri evinde ağırlayacağı konusunda kura çekmek durumunda kalıyorlardı.
Yine onlar Peygamberimize gelerek hurmalıklarımızı muhacir kardeşlerimiz arasında paylaştır teklifinde bulunmuşlar. Peygamberimiz bunu uygun bulmayınca muhacirlere hitap ederek Öyle ise, tımar ve sulama zahmetini siz üzerinize alınız da sizi hurma mahsulüne ortak yapalım! Demişler ve bu teklif kabul edilerek uygulamaya konulmuştu.
Yine bazıları arazilerini bağışlamışlar, Peygamberimiz de bu arazileri muhacirler arasında paylaştırmıştı. İçlerinde Yâ Rasûlallah! İstersen, evlerimizi de al! Diyenler bile olmuştu. Peygamberimiz, onlara hayır dua etmişlerdir. (M. Asım Köksal, İslam Tarihi, III/80-82)
Onlar kardeşlerini kendi nefislerine tercih edenler, kendileri için istediklerinin fazlasını kardeşleri için isteyen hakiki imana ermiş kimselerdir. Tıpkı Rabbimizin buyurduğu gibi: Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin tamahkarlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar saadete erenlerdir. (Haşr 59/9)
Bu ayetin tefsirinde yer alan bir rivayete göre Hz. Enes, Ensârı anlatırken şunları söyler: Muhacirler dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü, kendilerine geldiğimiz bu topluluğun azlıkta güzelce destek olmak, çoklukta güzelce harcamak konusunda davrandığı gibi davranan başka topluluk görmedik. Onlar bize yardımda hizmeti üstlendiler ve hurmalarının ürününü bizimle paylaştılar. Öyle ki biz, bütün mükâfatı alıp götürmelerinden korktuk. Allah’ın Rasülü şöyle buyurdu: Hayır, siz onlar için Allah’a dua ettiğiniz sürece siz de ecre ortak olursunuz (İbn Kesîr, Tefsîr) Buna göre ensâr ruhu azken de verebilmeyi bilmektir. Zaten azdan veremeyenin, çoğa erişince verebilmesi zordur. Onun için Müslüman küçük yaşlarda infâk ruhuna sahip olmalı, henüz az mal ve imkana sahipken vermeye nefsini alıştırmalıdır. Çocuklarımızı ve gençlerimizi de bu ruhla yetiştirmeliyiz.
Bu ve benzeri örnekleri düşündüğümüz zaman onların ensâr olma rütbesini kolay hak etmediklerini anlarız. Bugün bu fedakarlıkların bizler neresinde duruyoruz. Biz olsaydık bu tekliflerin hangisini yapardık yahut yapmak için sıraya girerdik? Bu fedakarlıkları, iki dünyalı olup asıl ve kalıcı yurdumuz ahireti, geçici dünya yurduna tercih edenler yapabilirler. Dünyevîleşmenin ağında tek dünyalı olan insanların benzer fedakârlıklarda bulunması zordur. Ama sizler dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa ahiret daha hayırlı ve kalıcıdır. (A’lâ 87/16-17)
Muhacir ve ensâr ruhuna sahip olabilmek için şunları bilmeli ve gereğini yapmalıyız:
Sağlam bir Allah ve ahiret inancına sahip olmalıyız.
Ahiretin, fani dünyaya göre kalıcı asıl yurdumuz olduğunu bilmeliyiz.
Zerre kadar, hardal danesi kadar bile olsa yaptığımız her iyiliğin zayi olmayacağını ve Yüce Allah tarafından katmerli bir biçimde ödüllendirileceğini bilmeliyiz. Allah yolunda yapacağımız tüm fedakârlıkların kendimiz için bir ahiret yatırımı olduğuna inanmalıyız.
Allah için, O’nun rızasını kazanabilmek için maldan ve candan geçmenin gerektiğini unutmamalıyız.
O güzel insanları tanımalı, onları Kur’ân’da anılmaya değer kılan güzelliklerini hayatımıza taşımalıyız.
Ümmeti kuran temel taşların bu ruha sahip insanlar tarafından oluşturulduğunu, bugün de ideal İslam toplumunun aynı ruha sahip olmakla gerçekleşeceğini unutmamalı.
Nefislerimiz, çevremizdekiler ne derse desin, kınayanın kınamasına bakmadan doğru bildiğimiz yolda yürümeye, birbirimizle hayırda yarışmaya hız kesmeden devam etmeliyiz.
Öyleyse muhâcir ve ensâr unvanıyla insanlığa en güzel örnekliği sunmuş rol model o insanları saygı ve özlemle anarken, onların ruhunu hayatımıza taşımak ve o ruhla insanlığa dünya saadetini yaşatmak için Rabbimizin şu duasını yapıyoruz: Onlardan sonra gelenler: ‘Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla; kalbimizde müminlere karşı kin bırakma; Rabbimiz! şüphesiz Sen şefkatlisin, merhametlisin’ derler. (Haşr 59/10)
