Nimetlere ve Peygamberlerin Yurduna Andolsun!
وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ وَطُورِ سِينِينَ وَهَذَا الْبَلَدِ الْأَمِينِ
لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ
İncir ve zeytine and olsun! And olsun Sina dağına! And olsun bu güvenli Mekke şehrine ki: Biz insanı en güzel şekilde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.
Ayetleri üç şekilde anlamamız mümkündür:
Kendisiyle yemin edilen şeylerin başında Rab kelimesini var sayarak okuyabiliriz ki mana şöyle olur: Tîn, Zeytûn, Tûr Dağı ve Emin Belde’nin Rabbine and olsun! Bu anlayışa göre insan hayatında çok önemli bu nimetleri hatırlıyor, onları insanın emrine sunan Yüce Rabbi hatırlıyor ve onun üzerine yemin ediyoruz. Gerçekten de sayılan bu nimetlerin insan hayatında çok özel ve önemli yeri var, bu nimetleri yaratan ve insanın emrine müsahhar kılan Yüce Rabbimiz de erişilmez kudretin sahibi. O’nun sayısız nimetleri yanında özellikle bu nimetleri hatırlıyor, O’na şükrediyoruz; tekbir ve teşbihle O’nu yüceltiyoruz. O’nun söyleyeceklerini can kulağıyla dinliyoruz.
Bu sayılanları kendi manalarında alırız ki buna göre mana şöyle olur: İncire, Zeytine, Tûr Dağına ve Emin Beldeye yemin olsun! Bu takdirde sayılan bu nimetlerin insan hayatındaki yerini ve önemine dikkat çekilmektedir. Buna göre ayetlerdeki bu yeminlerin hikmetini anlayabilmek için bu nimetleri tanımak ve fark etmek gerekir. Şöyle ki, tîn, incir demektir. Ayette incir ve zeytin nimeti üzerine yemin edilmektedir. İncir, nimetlerin en güzeli. İri çekirdeği, kabuğu yok, yenilmeye hazır bir lokma. Yutulması kolay. Lezzet ve vitamin deposu. Şifa kaynağı. Yaşı kurusu, ağacı her şeyi değerli ve yararlı bir nimet. Zeytin de öyle. Çekirdeği var ama, işe yarıyor. Zengin fakir her sofranın katığı. Ağacının ve meyvesinin hemen her şeyi işe yarıyor. İki nimetin de faydaları saymakla bitmez.
İnsanların, hayatlarını sürdürebilmeleri için beslenmeye ve gıdalara ihtiyaç vardır. Gıdaların başında ise tatlı-tuzlu, yağlı-yağsız yiyecek ve meyveler gelmektedir. İncir ve zeytin ise bunların en önemlilerinden iki nimettir. Yüce Allah, canlıları yaratmış ve onların varlıklarını sürdürebilmeleri için gerekli olan rızıkları da çeşit çeşit ve bol bol lutfetmiştir. Bu nimetlerden yararlanan insana düşen ise, nimet sahibini tanımak ve O’na şükretmektir. Nimete şükür ise hem dille olur hem de nimeti Yüce Allah’ın ölçüleri doğrultusunda kullanmakla olur. Kâmil manada bir şükür için, bu nimetleri fark etmek lazımdır. Bunun için çekirdekten yetişip soframıza konan incir ve zeytin ağaçlarını, ekim-dikim ve yetişmelerinden başlayarak yakından izlemek, gözlemlemek gerekir.
Kur’ân’da incir ve zeytinin yanında, nar, üzüm, hurma, kiraz, muz gibi meyvelerin adı da geçer. Bunlardan incir (tîn) bir kere geçerken, zeytin altı kere geçer. Nûr suresi 35. ayetinde zeytin ağacından ‘Mübarek bir ağaç’ olarak bahsedilir.
Başka bir görüşe göre Tîn, Şam’da bir dağın adı. Hz. İsa peygamberin durağı ve sığınağı. Zeytûn ise, Beyt-i Mukaddes’te bir dağ. Hz. İsa başta olmak üzere pek çok peygamberin durağı ve yurdu olan kutsal bir dağ. Sînâ dağı ise, Hz. Musâ’nın ilk olarak vahye muhatap olduğu mübarek dağ. Emin Belde Mekke ise, peygamberler atası Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in durağı, son peygamber keremli elçi Hz. Muhammed’in yurdu. Buna göre mana şöyle olur:
İsa peygamberin yurduna andolsun! Musa peygamberin yurduna andolsun! Ve son peygamber Hz. Muhammed’in yurduna andolsun ki!
Yeryüzünün sabiteleri, Yüce Yaratıcının kudret göstergeleri dağların peygamberlerin hayatında ayrı bir yeri vardır. İşte ilk insanın hayatında Arafat dağı. İşte Nuh peygamberin gemisinin karaya çıktığı Cûdî dağı. İşte Musa’nın Tûr dağı. İşte İsa’nın Tin ve Zeytün dağı. İşte Son Peygamberin ilk vahye muhatap olduğu Nûr dağı, hicret yolculuğunda sığındığı Sevr dağı, zorlu savaş sınavıyla sınandığı Uhud dağı ve benzerleri…
Şam’daki Tîn dağının da, Mescid-i Aksa’yı selamlayan Zeytun dağının da Hz. İsa’nın hayatında çok özel yeri vardır… Sînâ dağı, Yüce Allah’ın Hz. Musa ile konuştuğu kutsal mekandır. Hz. Musa’nın O’nunla konuştuğu yüce dağ. Elbette güzel insanların ayak bastığı yerlerin ayrı bir değeri ve yeri vardır. Hele insanlığın kurtuluş reçetesi ilahî ayetlerin indiği yerlerin ise önemi çok daha başkadır!
Ve keremli şehir Mekke. Emin belde. Güven kaynağı, huzur şehri. Yeryüzünün merkezi ve kalbi. Yeryüzün ilk mabedi Ka’be şehri. Peygamberler ocağı ve durağı. Son peygamberin gelişiyle vahyin yeniden doğduğu iman şehri. Sevgilinin, en sevgilinin ana yurdu.
Şimdi bu ayetleri okurken bu peygamberlerin geçtiği bu yurtları ve bu yurtlardaki tevhid sancağının dalgalanışını seyretmek, buralarda gerçekleşen tevhid mücadelesinin dinmek bilmeyen sedasını duymak lazımdır.
Bu anlayışa göre Yüce Rabbimiz, büyük peygamberlerin yaşadıkları yerlere yemin ederek hem o kutsal yerlerin önemini vurguluyor, hem de peygamber nimetine dikkat çekiyor. Evet, gerçekten de peygamber göndermek, Yüce Allah’ın kullarına bahşettiği en büyük ve en önemli nimetlerdendir. Çünkü peygamberler, insanların ruhî gıdalarını en sağlıklı bir biçimde karşılayan, onlara dünya ve ahiret mutluluğunu gösteren önderlerdir. Onların yaşadıkları ve tevhid mücadelesini gerçekleştirdikleri yerler de çok önemli hatıraları bağırlarında taşımakla, insanlık tarihinin önemli kilometre taşlarındandır. Bu yerleri anılmaya değer kılan, temelde dindir. Zira dinin olmadığı, dine hayat hakkının tanınmadığı yer, insanın huzurla yaşayabileceği bir yer değildir.
Bu üç büyük peygamberin yurtlarına yemin edilerek bu peygamberlerin hepsinin insanlığa getirdikleri mesajın aslında bir olduğu da vurgulanmak istenmektedir. Nitekim bu konuda Rabbimiz şöyle buyuruyor:
De ki: ‘Ben peygamberlerin ilki, türedi bir peygamber değilim… Kendisinden önceki Kitapları tasdik eden Hak Kitabı sana indirdi. Önceden insanlara yol gösterici olarak Tevrat ve İncil’i de indirmişti… Bu Kuran, Allah’tandır, başkası tarafından uydurulmuş değildir. Ancak kendinden öncekini doğrular ve O Kitabı açıklar. Alemlerin Rabbinden geldiğinden şüphe yoktur.Allah katında geçerli yegane din İslam’dır.
Peygamberimiz de şöyle diyor: Biz peygamberler baba bir kardeşleriz, hepimizin dini birdir.
Son Peygamberin Kitabında özellikle bu iki peygamberin yurtlarına yemin edilerek onlar hatırlatıldı. Zira ilk muhataplar içerisinde Kitap ehli vardı, Mekke müşrikleri de Kitap ehlinden sürekli son peygamberin gelmek üzere olduğuna dair sözler duyuyorlardı. Hz. İsa son peygamberden bir önce gönderilmiş peygamberdi. Mekkeliler ticaret yolunda bu iki peygamberin yurtlarına uğruyorlar ve bu yerleri biliyorlardı. Dolayısıyla onlara bu peygamberler hatırlatılarak uyarıda bulunuluyor ve yeminlerin cevabı geliyor:
Biz insanı en güzel şekilde yarattık…
Bu cevap aslında ilk ayetlerde yaşadıkları yerlere yemin edilen Peygamberlerin ortak mesajlarını oluşturuyor. Andolsun tüm kutsal mekanlara ki, Biz insanı her bakımdan en güzel bir biçimde yarattık. Biyolojik ve fizyolojik yönden de en mükemmel, psikolojik yönden de. Azalar mükemmel ve yerli yerinde. Onun her şeyi kendine özgü ve güzel olarak yaratılmıştır. O, Yüce Yaratıcın en güzel bir biçimde yarattığı, âlemlere üstün ve saygın kıldığı, üstün akıl, bilgi, kabiliyet ve çeşitli meziyetlerle donattığı varlık. Melekler ona saygı ve ihtiram secdesinde bulunmuşlar, kimsenin yüklenmek istemediği kutsal emaneti insan yüklenmiş, peygamberler insanlardan seçilmiş ve insanlar ilâhî vahye muhatap olmuşlar. Dünya onların hizmetine sunulmuş, melekler onların hizmetine verilmiş, cennet bile onlar için hazırlanmıştır. Tüm bu nimetlere karşılık insana düşen, bunlara layık olmaya çalışmaktır. En güzel bir biçimde yaratılan, en güzel ve bereketli rızıkları yiyip tüketen, en kutsal beldelerde gezip dolaşan insana yakışan, tüm bu nimetlere karşı nankörlük etmesi değil, şükretmesidir.
Yeryüzünün halifesi olan insanın yaratılışında Yüce Rabbin en büyük kudret tecellisi aşikardır. İnsan, mükemmel yaratılışını manevî olarak peygamberlerin kendisine ulaştırdığı ilah mesajla gıdalanarak muhafaza eder; maddî olarak da Yüce Rabbin kendisine sunduğu nimetlerle sürdürür. İncir ve zeytin, tatlı-tuzlu-yağlı yiyecekler bunların başında gelir.
Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.
Sonra aşağıların aşağısına yuvarlanış. En güzel yaratılıştan yabancılaşma ve fıtrattan uzaklaşma. En güzel makamdan, en aşağılara iniş, düşüş, alçalış. Ömrün en zelil günlerine varış. Dünyada aşağılıklara, ahirette cehennem çukurlarına yuvarlanış. Onun temel özellikleri olan zalimlik, cahillik, acizlik, zayıflık, acelecilik burada gün yüzüne çıkıyor. Kendi cinsini yiyebilen bir vahşi ve barbar bir varlığa dönüşebiliyor insan. Yüce Mevla, insan için söz konusu olabilecek iki durumu da önceden haber vererek tedbir almasını diliyor.
Bu ayetlerde Yüce Allah, biz yarattık, biz döndürdük buyurarak her şeyi kuşatan erişilmez dileme güç ve kudretini vurgulamaktadır. Bu, olanlarda insanın hiç katkısının olmadığı anlamına gelmez. İnsan da kendi kapasitesine göre dileme ve yapabilme gücüne sahiptir. Zaten insan, kendisine verilen bu irade ve gücü oranında yaptıklarından sorumludur. Ama sonuçta tüm olanlar, Yüce Yaratıcının plan ve programına göre olur. Sonuçta her şeyi yaratan, olmasına izin veren O’dur. Hep O’nun dilediği olur, O’nun dilemesinin önünde kimse duramaz. Ama O, mutlak adaletinin gereği olarak, kim için ne dileyeceğini iyi bilir. O, yücelme isteyene yücelik, alçalma isteyene de onun yollarını açar. Şüphesiz Biz, insana yol gösterdik; buna kimi şükreder, kimi de nankörlük. Biz ona eğri ve doğru iki yolu da göstermedik mi? Gerçek Rabbinizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin..
İşte bu yüzden yüceliklere erme de insanın elindedir, aşağılara yuvarlanma da. Bir açıdan insan, Yüce Allah’ın kudretiyle bizzat yarattığı, en güzel şekil verdiği ve ruhundan üfürdüğü ve kendisinde âlemler gizli olan şerefli bir varlıktır. Ama bir başka açıdan insan, başlangıcı bir damla basit su, sonu ise kabirde böceklere yem olacak bir varlıktır. İnsan isterse meleklerin kendisine saygı duyduğu, hizmetinde bulunduğu şerefli-aziz bir varlık olabilir; yine isterse meleklerin/ zebanilerin kendisini cehenneme sürüklediği hayvanlardan daha aşağırda sefil bir varlık olabilir.
Bundan önceki ayetteki en güzel yaratılış, insanın aklı ve fizik olarak en güçlü ve mükemmel olması; bu ayette ise insanın ömrünün sonlarına doğru bu güç ve yeteneklerini kaybetmesi olarak da anlaşılmıştır. Nitekim bu Konuda Kur’ân’da şöyle buyrulmuştur: Uzun ömürlü yaptığımızın hilkatini tersine çevirmişizdir. Akıl etmezler mi? Allah sizi yaratmıştır, sonra öldürecektir, kiminiz de ömrünün en fena zamanına ulaştırılır ki, bilirken bir şey bilmez olur…
Özetlersek ayetlerde;
Yemin eden: Maddî ve manevî tüm nimetlerin gerçek sahibi Yüce Allah’tır.
Kendisiyle Yemin Edilen: İnsan hayatında çok özel ve önemli yeri olan maddî ve manevî nimetlerdir. İncir-Zeytin başta olmak üzere tatlı-tuzlu-yağlı nimetler yahut Peygamberlerin yurdu, vahyin kalbi mübarek yerler.
Üzerine Yemin Edilen: Kâinatın en donanımlı varlığı insanın en güzel biçimde yaratılışı, insanın bu özel ve güzel yaratılışını muhafaza etmesi yahut bu özelliğini kaybetmesi.
Alâka: İnsan, kendini bilirse Yaratıcısını bilir. Kâinatta kendinin ne kadar özel bir yerinin olduğunu, her şeyin emrine müsahhar kılındığını bilirse insan, Yaratıcısını bilecektir. Yaratıcısını ve yaratılış gayesini bilen insan, bu gaye doğrultusunda hareket edebilmek için gerekenleri de öğrenecek, bunun için manevî ve maddî nimetleri, o nimetlerin asıl sahibinin ölçüleri doğrultusunda alacaktır. İnsan içerisinde yüzdüğü maddî ve manevî nimetleri fark ederse onların şükrünü yerine getirecektir. İnsan ya bunu yapacak yükselecek iki cihan saadetini hak edecektir. Yahut da bunlardan kopup alçalacak, Yaratıcısının karşısındaki özel yerini yitirecek, Rabbinin rızasını ve asıl yurdu olan Ahiretteki kalıcı nimetleri kaybedecektir.
