Sorumluluğu Karşısında Dağların Paramparça Olacağı Kitap
لَوْ أَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
Eğer Biz, bu Kur’ân’ı bir dağa indirmiş olsaydık, sen, onun, Allah korkusuyla baş eğerek parça parça olduğunu görürdün. Bu misalleri, insanlar düşünsünler diye veriyoruz.
Allah Kelamı Kur’ân-ı Kerîm, hayat düsturu olarak Son Peygamber vasıtasıyla insanlığa indirilmiş kitaptır. O’nun emir ve yasakları, insanların yerine getirebileceği ve yerine getirdiklerinde de dünya ve ahirette hayırlarına olacak şeylerdir. O, insanların gönül dünyalarına dokunur ve onları duygulandırır. Düşünce dünyalarına hitap eder onları iknâ eder. Söylem ve eylem dünyalarına seslenerek onların hayatını anlamlı hale getirir. Ne var ki indiği günden beri Kur’ân’ın bu çağrısına gönüllerini ve beyinlerini açarak onunla doyuma erişen bahtiyarlar olduğu gibi, ona kulak tıkayan, ondan yüz çeviren, onun hakikat çağrılarına kör ve sağır kesilen nice bahtsız kişi de olmuştur.
Pek çok ayetinde o bahtsızların halini, onlar gibi olmayalım ve onların şerlerinden emin olalım diye Kur’ân bize şöyle anlatır:
Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden doğru yola dönmezler. İnkâr edenlerin durumu, çağırma ve bağırmadan başkasını duymayarak haykıran gibidir. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden akledemezler. Bu Kitap, merhametli olan Allah katından indirilmedir; bilen bir millet için müjdeci ve uyarıcı olmak üzere Arapça okunarak, ayetleri uzun uzun açıklanmıştır. Ama insanların çoğu yüz çevirmiştir, onlar işitmezler de: «Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda ağırlık, bizimle senin aranda anlaşmamıza engel vardır; istediğini yap, biz de yapacağız» derler. Rabbinin ayetleri kendisine hatırlatılmışken onlardan yüz çeviren ve önceden yaptıklarını unutan kimseden daha zalim var mıdır? Katımızdan sana da bir Kitap verdik; kim ondan yüz çevirirse bilsin ki kıyamet günü bir günah yükü yüklenecektir. Devamlı bu günahın azabında kalacaklar. Kıyamet günü onlar için ne kötüdür bu yük! Bunlar Kur’ân’ı derinlemesine düşünmezler mi? Yoksa kalpleri kilitli midir?
Aslında Yüce Yaratıcı, insanı hakikati kabule yatkın olarak yaratmıştır. Ancak o bahtsız kimseler nefis ve şeytanların etkisi ile gerçeği dinlemekten ve onu kabul etmekten geri durmuşlardır. Sonuçta onların kalpleri, taşlardan daha katı olmuştur. Çünkü onlar hakikate kapalı olan kimselerdir. Zira alıcısını, hakikat vericisine çevirmeyenler ondan mahrum kalacaklardır. Tıpkı Rabbimizin dediği gibi: Sonra kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi, hatta daha da katı oldu. Nitekim taşlar arasında kendisinden ırmaklar fışkıran vardır; yarılıp su çıkan vardır; Allah korkusundan yuvarlananlar vardır. Allah yaptıklarınızı bilmez değildir.
Cansız diye bildiğimiz varlıkların şuuru, dili var mı yok mu, tartışmalı bir konudur. Ya da onların bu yönleri, en azından insanlar gibi değildir. Ama eşyanın da dilinin, hatta duygularının olabileceği söylenmektedir. Nitekim bu konuda büyük müfessir Râzî şunları söyler: Gökler başta olmak üzere kâinattaki varlıklar akıl, şuur ve irade nimetinden nasiplenmişlerdir. Nitekim ayetler de galaksilerin hayat dolu olduğunu söylemektedir: Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu, güçlü ve bilgin olan Allah’ın kanunudur… Güneş, ay, gece gündüz onlardan her biri bir yörüngede yürürler. Ben onbir yıldız, güneş ve ayın bana secde ettiklerini gördüm… Ayetlerde gök cisimlerinin hareketleri açıklanırken akıllılar için kullanılan zamirler (yesbehûn, sâcidîn)kullanılmıştır. Bu da bu varlıkların, hareketlerini şuurlu bir şekilde yaptıklarını gösterir. Allah, her göğün işini kendisine bildirdi. Ayette her gök katmanına görevi emredilerek bildirilmiştir. Böyle bir emir ise ancak akıllı olanlara verilir. Dolayısıyla gök cisimlerinin akıl ve dillerinin olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim hadiste de göklerde ayakta, oturarak, ruku ve secde halinde tesbih ve secde eden meleğin olmadığı bir karış alanın bile söz konusu olmadığı vurgulanmıştır.
Yüce Rabbimiz, göklerin ve yerin emrine boyun eğişini anlatırken şöyle buyurur: Sonra, duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne: ‘İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin’ dedi. İkisi de: ‘İsteyerek geldik’ dediler. Pek çok ayette gökte ve yerde bulunan her şeyin Yüce Allah’ı tesbih ettiği anlatılır: Göklerde ve yerde olan kimselerin, sıra sıra uçan kuşların Allah’ı tesbih ettiğini görmez misin? Her biri kendi niyaz ve tesbihini bilir. Allah, onların yaptıklarını bilendir. Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız. Doğrusu O Halim olandır, bağışlayandır. Davûd ile beraber tesbih etsinler diye dağları ve kuşları buyruk altına aldık. Bunları Biz yapmıştık. Doğrusu Biz, akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları, kuşları da toplu halde onun buyruğu altına vermiştik. Her biri ona yönelmekteydi. Bu varlıkların tesbih ve secdeleri yaratılış gayelerine uygun hareket etmeleri şeklinde anlaşılabileceği gibi, kendi dilleriyle tesbih etmeleri şeklinde de anlaşılabilir. Onların kendilerini görenlere Yüce Yaratıcıyı hatırlatarak tesbih ettirmeleri de hayra delalet eden onu yapan gibidir kuralı gereğince onların tesbihi sayılabilir.
Yine emanetin teklifi ile ilgili olarak şöyle buyurur: Doğrusu Biz, sorumluluğu göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir.
Konumuz olan ayetinde Yüce Rabbimiz, insanı Kur’ân karşısında düşünmeye davet ediyor. Evet, Kur’ân bir dağa indirilmedi, bir dağ Kur’ân ile sorumlu tutulmadı. Ama şayet dağa indirilseydi, o sertliğine rağmen dağ yumuşar, o yalçın ve yüceliğine rağmen ilahî ölçülere boyun eğer param parça olurdu. İnsan, Rabbimizin verdiği bu örnekten ders almalı, kendisinin bir dağdan daha duyarlı olduğunu hatırlayıp Kur’ân’ın Yüce Allah’ın katından gelmiş kelamı olduğunu düşünmeli, ondaki ölçülerin kendi hayrına olduğunu bilmeli, onun getirdiği sorumluluğun hakkını samimiyetle vermelidir. İnsan, bu temsilî anlatımla Kur’ân karşısındaki sorumluluğunun ne kadar ağır ve ciddi olduğunun farkına varmalıdır.
Kur’ân vahyinin ağırlığını bildiren bir başka ayette şöyle buyurulur: Doğrusu Biz, sana, taşıması ağır bir söz vahyedeceğiz. Bu, Kur’ân’ın hükümlerinin zor ve yaşanmaz olduğu anlamına gelmez. Zira Kur’ân, ihlasla kendisine yönelenlere kolay gelir, inançla hükümlerini yerine getirmek isteyenlere yaşanılabilir gelir. Nitekim bu konuda Rabbimizin va’di de Peygamberimizin de beyanı da açıktır: Biz, öğüt alırlar diye, Kuran’ı senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık. Sen bekle, onlar da beklemektedirler. And olsun ki Kur’ân’ı, öğüt olsun diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mudur? Allah size kolaylık ister, zorluk istemez. Evet, ona yönelenlere Kur’ân’ın okunması da, ezberlenmesi de, anlaşılması da, yaşanması da kolay gelecektir. Doğrusu bu Kur’ân, ondan hoşlanmayan kimseye zor ve çetin gelir. Ona uyana ise, gayet kolay gelir.”Nitekim bir ayette şöyle buyurulmuştur: Kur’ân’ı sana, sıkıntıya düşesin diye değil, ancak Allah’tan korkanlara bir öğüt ve yeri ve yüce gökleri yaratanın katından bir Kitap olarak indirdik.
Mesajlar:
Kur’ân, bizim dünya hayatımıza yön vermek için indirilmiştir. Ona karşı sorumluyuz
Kur’ân’ın bize yüklediği sorumluluklar, yapılamaz, yaşanamaz şeyler değildir.
Kur’ân, ona inanan, okuyup anlamak ve gereklerini yerine getirmek isteyenlere kolay gelen ve kolaylaştırılan bir hayat kitabıdır.
Kur’ân’ın Allah kelamı olduğuna inanmayan, bu konuda şüphe duyan, ona şartlı ve ön yargılı yaklaşanlara o zor anlaşılmaz ve yaşanılmaz gelir. Zira Kur’ân kendisine ihlas ve samimiyetle yönelenlerin kalplerini yumuşatırken, ona düşmanca yaklaşanların nefret, öfke ve hüsranını artırır, onların kalplerini taşlardan çok daha katı hale getirir.
