Tevhid Üzere Koşturmak
ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا رَجُلًا فِيهِ شُرَكَاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا الْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
Allah, geçimsiz efendileri olan bir adamla, yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal olarak verir. Bu ikisi eşit midir? Elhamdülillah/hamd Allah içindir, fakat çoğu bilmezler.
Yine Kitabımızdan çarpıcı misaller. Misalleri veren yine Yüce Allah. Zihnimize iyice yerleşsin diye. Unutmayalım, hep ibret alalım diye en çarpıcı anlatımlarıyla Rabbimiz bizlere sesleniyor:
İki köle var, bunlardan birisi tek efendiye bağlı; diğerinin ise iki farklı efendisi var. İlkinin tek efendisi var ve o gerçek efendi. Efendisi ne diyorsa adam onu yerine getiriyor, efendi de memnun, ona bağlı olan da. Hem çok fazla yorulmuyor hem ne yaptığını biliyor hem de uyumlu ve ahenkli bir şekilde vazifesini yerine getiriyor. Sonuçta hem takdir ediliyor hem ödüllendiriliyor. O tek efendiye bağlı olmak ve onun hizmetinde bulunmak adama hem huzur veriyor, hem de kazandırıyor.
Ötekisi ise iki farklı efendiye bağlı. Bu efendiler de geçimsiz ve uyumsuz. Bunlar, yalnızca kendi çıkarlarını düşünen, tebaalarına zorluk çıkaran uyumsuz ve geçimsiz efendilerdir. Birisi getir diyor, diğeri götür diyor. Birisi yap diye emir veriyor, ötekisi yapma diyor. Birisi olmalı diyor, ötekisi hayır olmamalı diyor. Adam her ikisine de mecbur, ama ikisini de memnun etmesi imkânsız. Ne ona yaranabiliyor ne ötekine. Ne onun dediğini tam olarak yerine getirebiliyor, ne ötekinin emrini. İki arada bir derede kalıyor, bocalayıp duruyor. Hangisine öncelik vereceğini bilemiyor, hangisinin isteğini yerine getireceğine karar veremiyor. Aslında boş durmuyor, bir şeyler yapmak istiyor, ama yaptıkları hiç kimseyi hoşnut etmiyor. Birinin yaptığını yapmaya kalksa öteki kızıyor ve onu cezalandırmak istiyor; ötekinin emrini yerine getirmeye kalksa beriki bu sefer kızıp bağırıyor ve ona ceza veriyor. Adam hem çalışıyor hem de azar işitiyor, cezaya çarptırılıyor. Hem huzursuz oluyor, hem de kararsız kalıyor.
Hz. Ömer, Şam topraklarına gelince; oldukça yaşlı, saçı başı birbirine karışmış, kir pas içinde, üzerinde siyah elbiseler bulunan bir rahip yanına geldi. Ömer onu görünce ağladı. Ona: “Ey müminlerin emiri, neden ağlıyorsun?” diye sorunca şu cevabı verdi: “Bu zavallı bir hedefe varmak istedi, onu tutturamadı. Bir şeyler ümit etti, umduğunu elde edemedi.” Daha sonra Hz. Ömer, Allah’ın şu ayetini okudu:
Her şeyi kaplayacak kıyametin haberi sana gelmedi mı? O gün bir takım yüzler zillete bürünmüştür. Zor işler altında bitkin düşmüştür. Yakıcı ateşe yaslanırlar. Kızgın bir kaynaktan içirilirler. Semirtmeyen, açlığı gidermeyen kötü kokulu bir dikenden başka yiyecekleri yoktur. Evet, o papaz da kendini güya mabede adamış, bunca senedir ibadet etmiş, fakat sonuçta bütün amelleri boşa gitmiştir. Çünkü tevhid üzere olmamış, yalnızca Yüce Allah’a kulluk yapmamış, bozulmuş bir din içerisinde ömrünü ziyan etmiştir. Allah’a inandığını söylediği halde, nefsinin yahut kendisi gibi insanların söylediklerini yerine getirme durumunda kalmıştır. Bu konuda bir başka ayette de şöyle buyrulur:
Size, amelce en çok kayıpta bulunanları haber verelim mi, de. Onların dünya hayatında, çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı. Bunlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Bu yüzden işleri boşa gitmiştir. Kıyamet günü Biz onlara/yapıp ettiklerine değer vermeyeceğiz. İşte onların cezası; inkârlarına, peygamberlerimi ve ayetlerimi alaya almalarına karşılık olarak, cehennemdir. Evet bu anlatılan kimseler, dünya hayatında hiç amel etmemiş, çalışmamış kimseler değildirler. Onlar çalışmışlar, koşturmuşlar, ama batıl peşinde koşturmuşlar, inkâr ve ifsat uğruna koşturmuşlar, sonuçta tüm yaptıkları boşa gitmiş ve yapıp ettikleri boyunlarına vebal olarak dolandığı halde hesap gününe gelmişlerdir. Onların yapıp ettikleri içerisinde iyi, güzel gibi görünen şeyler de vardır. Ancak onlar, bu yaptıklarını inanarak yapmadıkları için, Allah’ın hoşnutluğunu kazanma adına yapmadıkları için onlar da boşa gitmiş ve yaptıklarının hayrını görememişlerdir.
Peygamberimiz, dini yanlış yorumlayarak meşru idareye baş kaldırmış ve müminleri öldürmekten geri durmamış haricî mantığa sahip kimseleri anlatırken ashabına şunları söylemiştir: “Onların namazlarına kıyasla siz kendi namazlarınızı, oruçlarına kıyasla kendi oruçlarınızı, amellerine kıyasla kendi amellerinizi çok basit görürsünüz. Fakat okun hedefini delip geçtiği gibi onlar da dinden öylece çıkarlar…” Sonuçta onlar çok namaz kılan, çok oruç tutan, çokça Kur’ân okuyan kimseler oldukları halde kaybetmiş olacaklardır.
Yine Peygamberimiz gerçek anlamda iflas eden kişiyi tanımlarken şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden müflis kişi kıyamet gününe namaz kılmış, oruç tutmuş, zekât vermiş olarak gelir. Bununla birlikte şuna sövmüş, buna iftirada bulunmuş, şunun malını almış, berikinin kanını akıtmış, öbürünü dövmüş olarak gelir. Buna iyiliklerinden, öbürüne de iyiliklerinden verilir. İyilikleri üzerindeki hakların karşılığı bitirilmeden bitip tükenecek olursa bu sefer onların günahlarından alınır, onun üzerine bırakılır, sonra da namazlı-oruçlu-zekâtlı bir kimse olduğu halde cehenneme atılır.”
İşte hem Allah’a inandıklarını söyleyip hem de bir kısım putlara tapan, onları aracı yapan, Yüce Yaratıcının kimi yetkilerini onlara veren müşriklerin durumu bu ikinci misale benzer. Uyumsuz efendileri olan köleye. Zira Yüce Allah’ın emirleri, O’na ortak olarak gösterilen varlıkların emriyle uyuşmaz. Çünkü Yüce Yaratıcı, ilmi ve rahmeti her şeyi kuşatmış olan, hep kullarının hayrını dileyen, onlar için dünya ve ahirette hayır isteyendir. O’na ortak koşulanlar ise bilgisi kıt, sınırlı, aciz varlıklardır. Onlar kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmezler. Hiç Yaratan ile yaratılan bir olur mu? Herkesin kendisine muhtaç olduğu Yüce Rab ile, her şeye muhtaç olan bir olur mu? Göklerin ve yerin hükümranı olan Yüce Allah ile, kendine bile söz geçiremeyen varlıklar bir olur mu? Elbette bir olmaz! Tevhidde birlik vardır, birlikte ise düzen, nizam, intizam, uyum ve ahenk vardır. Eğer yerde gökte Allah’tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir. Eğer gerçek onların heveslerine uysaydı, gökler, yer ve onlarda bulananlar bozulup giderdi.
Hz. Yusuf’un zindan arkadaşlarına ne güzel söyler: Ey mahpus arkadaşlarım! Ayrı ayrı bir sürü uydurma rabler mi daha iyidir, yoksa her şeyden üstün tek Allah mı?
Konumuz olan ayette taştan, ağaçtan yontulmuş putlara tapan müşriklerden ziyade, emreden yasaklayan putlar kast edilmiştir. Zira onlar, söyledikleri verdikleri emirler birbirini tutmayan, birbiriyle uyuşmayan geçimsiz efendiler olarak nitelenmiştir. Burada dikkat çekilmek istenen putlar, kişinin kendi nefsi, ailesi, çevresi yahut tabi olduğu liderler, razı etmek için bağlandığı kişiler, insan ve cin şeytanlarıdır. Mevdûdî konuya şöyle açıklık getirir:
İşaret edilmek istenen, insanlara çelişkili emirler veren ve kendilerine kulluk etmeleri için, onları kendi yanlarına çekmeye çalışan canlı ma’budlardır. Dolayısıyla bu misalin taş ve topraktan yapılmış putlara ıtlak edilmesi mümkün değildir. İşaret edilmek istenen ma’budlardan biri, insanı tatmin etmesi için çeşitli heveslere sevk eden kendi nefsidir. Diğeri kişinin ailesidir, kabilesidir, milletidir, toplumudur, din adamlarıdır, liderlerdir, kanun koyuculardır, ticari ve iktisadi güçlerdir v.s. Tüm bunlar insanı kendi yanlarına çekmek ve etkileri altına almak için çırpınmakta ve çoğu zaman birbirlerine ters düşen isteklerde bulunmaktadırlar.
Herhangi birinin isteği karşılanmadığında, hemen ceza vermeye kalkışır. Elbette her birisinin de ceza verme yöntemi farklıdır. Biri kalbe sıkıntı verirken, diğeri zelil etmeye çalışır, başka biri ilişkileri kesmekle tehdit ederken, diğeri iflasa sürüklemekle korkutur, biri dini silah olarak kullanır, öbürü kanunlarla korkutmaya çalışır, velhasıl insanın bu çıkmazdan kurtulabilmesi için bir tek çıkış yolu vardır. Bu da halisane bir kalple tevhide sarılmaktır. Yani, sadece bir tek olan Allah’a kulluk etmek ve O’nun dışındaki her şeyden kesilmektir.
Dolayısıyla birden fazla ma’bûda bağlı olma Müslüman olduğunu söyleyenlerin hayatında da olabilir. Şöyle ki ibadet hayatında Yüce Allah’a bağlı olduğunu söylediği ve O’na ibadet ettiği halde, sosyal ve siyasî hayatta nefsinin yahut çevresinin veya başka güçlerin etkisi altında kalan bir kimse tek tanrı inancından sapmıştır. Ben kalben Allah’a inanırım, ama sosyal, ekonomik, siyasî hayatıma O’nu karıştırmam diyenler… Ben Allah’a inanırım, namaz kılar oruç tutarım, ancak içki de içerim, faiz de yerim diyenler… Allah’a inanırım, ancak O’nu hayatıma karıştırmam, kafama göre takılırım diyenler. Tam da Yüce Rabbimizin haber verdiği gibi: İnsanlar içinde Allah’a, bir yar kenarındaymış gibi/bir kenarından kulluk edenler vardır.
Çarpıcı Örneğin İbretlik Dersi: Bu ayet ve açıklamaları ışığında şimdi karar vermeliyiz: Bir Allah’a inanıp pazarlıksız bir biçimde yalnızca O’na bağlanıp huzur ve mutluluk içerisinde bir hayata mı talibiz; yoksa Allah’ın yanında başka güçleri de razı etme adına iki arada bir derede bocalamaya mı talibiz. Unutmayalım ki dünyada izzete, ahirette cennete erdirecek olan Yüce Allah’tır. Tevhid üzere olmanın hedef birliği vardır. Bir tek Allah’a inanıp bağlanan kimsenin gayesi, yalnızca Yüce Allah’ı razı etmek olacaktır. Dünyada sahte tanrı taslaklarının, geçici imkânları olsa bile, onların ahirette verecekleri hiçbir şeyleri olmayacaktır. Yüce Rabbimizin ölçüleriyle çelişen düzenler, saliklerini dünyada bir takım geçici menfaatlere eriştirse bile onların ahirette verecekleri hiçbir şeyleri olmayacaktır. Yüce Allah’ın cennetine ise, yalnızca O’na bağlanarak ve O’nun ölçülerine göre hareket edilerek ulaşılacaktır. Hamdolsun Yüce Allah’a bu çarpıcı misalle hakikat bir kez daha ortaya çıktı. Ve hamdolsun O’na ki bizler bu hakikati anlayanlardan olduk.
