Xı. Emir

TEK BİR İLAHA İBADET ETMEKLE EMROLUNDUK

اتَّخَذُوا أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا إِلَهًا وَاحِدًا لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i rableri olarak kabul ettiler. Oysa tek Tanrı’dan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. Ondan başka tanrı yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir. (9 Tevbe 31)

Allah’ı bırakan başka şeyleri tanrı edinir. Allah’ın hak yolunu bırakan batıl yollara sapar. Allah’ın kitabını bırakan şeytani çağrılara yönelir. Allah’ın dostluğundan yüz çeviren, sahte dostlukların içerisinde kaybolur gider. Onun için yalnızca Yüce Allah’ı rab edinmek gerekir. Yalnızca O’nun hak yoluna girmek gerekir. Yalnızca O’nun kitabına sarılmak gerekir. Yalnızca O’nun dostluğuna güvenmek gerekir.

Kitap ehli, kendilerine peygamber geldikten, ilahî kitaplar indikten sonra, Yüce Allah’ı, O’nun hak dinini, O’nun dosdoğru yolunu tanıdıktan sonra saptılar, yoldan çıktılar. Yüce Allah’ı bıraktılar da din adamlarını putlaştırdılar, peygamberlerini putlaştırdılar.

Ahbâr, güzel söz söyleyen, sözünü süsleyen, yerli yerince kullanan demektir. Kelimenin tekili olan hibr, sanatıyla manaları süsleyen ve onları çok güzel izah eden âlimdir Ruhban ise, Allah’tan kokan ve O’na yakın olan demektir. Ahbâr, Yahudi din adamları; ruhban ise Hıristiyan din adamlarıdır. O din adamları, dini tekellerinde tutan, ilahî kitabı yalnızca kendileri okuyan ve istedikleri gibi yorumlayan, tahrif eden, değiştiren baronlardı. Bilgiliydiler, ancak bilgiyi Allah’a yaklaşma yolunda kullanamadılar. Bilginin gereğini yerine getirmediler. Nefislerini putlaştırıp tanrı yerine koydular. Nasıl mı?

Adiy b. Hatem kendisi Hıristiyan’dı, boynunda da altından bir haç vardı fakat İslam’a merak sarmış ve Peygamberimizin huzuruna gelmişti. Peygamberimiz ona, şu boynundaki putu çıkar at dedi. Adiy ona şöyle sordu: “Bu ayet bizi, âlimlerimizi ve rahiplerimizi Rabler edinmekle suçluyor. Bunun gerçek manası nedir? Zira biz onları kendimize Rabler edinmeyiz”.

Hz. Peygamber cevaben, ona karşı şu soruyu yöneltti: “Siz onların gayrı meşru (haram) ilan ettiklerini gayri meşru, onların meşru (helal) kabul ettiklerini meşru sayıp öylece kabul etmiyor muydunuz?”

Adiy, “Evet böyle yapıyoruz” dedi.

Hz. Peygamber, “İşte bu sizin onları kendinize rabler edinmenizdir” buyurdu.

Evet, onlar Allah’a inandıklarını söylüyorlardı. Ancak kanun koyma yetkisini, dinin esaslarını belirleme yetkisini Allah’tan başkalarına veriyorlardı. Yine onlar Allah’ın kulu ve peygamberi olan Hz. İsa’yı, Allah’ın oğlu olarak görüyorlardı. Bu ise Allah’a ortak koşmaktı. Yüce Allah ise, kendisine ortak koşulmasını asla kabul etmeyecekti. Bir şeyi yahut bir kimseyi tanrı edinmek, ille de onun önünde eğilip tapmaktan ibaret değildi. O şeyi yahut o kimseyi Allah’ın yetkilerine ortak etmek de şirkin bir çeşidiydi.

Peygamberimizin bu uyarısında, büyüklerimizden görüp aldığımız bilgi ve uygulamaların sorgulanmasının, onların Kur’ân ve Sünnet süzgecinden geçirilmesinin gereğini de anlamaktayız. Yoksa din, bilinçsizce körü körüne ataları, büyükleri taklit etmek değildir.

Bu ayetin Kur’ân’da yer almasında ise çok büyük mesajlar vardı. Ayet yalnızca Kitap ehli hakkında bilgi vermiyor, müminleri de bu konuda uyarıyordu. Müminler benzer duruma düşmemeliydiler. Peygamberlerini insanüstü bir varlık haline getirmemeliydiler. Sürekli tekrar ettikleri şahadet kelimesinde abdühü ve rasülüh diyerek önce Allah’ın kulu, sonra O’nun elçisi olarak görmeliydiler. Din adamı sınıfı oluşturmamalı, her Müslüman dinin temel esaslarını öğrenmeliydi. Helal haram koyma yetkisi tamamıyla Allah ve Rasülüne aitti. Dolayısıyla konumu, makamı, seviyesi ne olursa olsun hiç kimse bu yetkiye ortak olamazdı.

Din âlimi konumunda olanlar dinin temel ilkelerine, açık hükümlerine aykırı bir şey söylediklerinde bu kabul edilemez. Kim söylerse söylesin, ne kadar süsleyerek söylerse söylesin. Allah ve Rasülünün emirlerine rağmen, bazı durumlarda namaz kılmayabilirsiniz, alkol alabilirsiniz, başınızı açabilirsiniz, gayr-i meşru ilişkilerde bulunabilirsiniz gibi saçma sapan şeyler söylüyorsa bir kişi… Kim olursa olsun, konumu makamı ne olursa olsun o kimseye itaat edilmez, onun söylediklerine itibar edilmez. Zaten gerçek din âlimi, dine aykırı şeyleri söylemez, söylerse gerçek din âlimi olamaz.

Büyük müfessir Râzî, din adamlarını putlaştırma işinin bu ümmette de görüldüğünü söyleyerek şu tespitlerde bulunur: Ayette bahsedilen rab edinmden, yahudi ve hıristiyanların, Allah’ın hükmüne ters olan hususlarda, din âlimlerine ve ruhbanlarına itaat etmiş olmaları manası kastedilmiş olabileceği gibi, onların küfür (inkâr) sayılabilecek çeşitli şeyleri kabul etmiş olmaları ve bu sebeple Allah’ı inkâr etmiş olmaları manası da kastedilmiş olabilir. Böylece bu, onların, Allah’ı bırakarak, din âlimlerini ve ruhbanlarını adetâ rab edinmeleri gibi olur. Bu ifade ile yahudi ve hristiyanların ruhban ve ahbarları hakkında, (Allah’ın onlara) hulul ettiğine ve onlarla ittihad ettiğine inanmış olmaları manasının kastedilmiş olması da muhtemeldir. İşte bu dört husus, ümmet-i Muhammed’de de görülmüştür ve mevcuttur.

Din âlimlerine, yetki sahibi yöneticilere itaat etmek başka bir şey, onları din koyma konusunda yetkilendirmek başka bir şeydi. Zaten onlara itaat, Allah’a itaat çerçevesinde olmalı, Allah’a isyan hususunda hiç kimseye itaat söz konusu olamazdı. İlim adamlarına saygı ve bağlılık, yöneticilere itaat ancak onların Allah’ın ölçülerine uygun hareket etmelerine bağlı idi. Onun için Yüce Rabbimiz, müminleri şöyle uyarmıştı: Ey İnananlar! Allah’a itaat edin, Peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah’a ve ahiret gününe inanmışsanız onu Allah’a ve peygambere götürün. Bu, daha hayırlı ve netice itibariyle en güzel olandır. Allah ve Rasülüne itaat kayıtsız ve şartsız, ancak yöneticilere ve ilim adamlarına itaat sınırlı idi.

Tarih boyunca dini, doğru bir şekilde anlayıp yayanlar, onu gereği gibi yaşayanlar da din âlimleri olmuştur. Dini tahrif eden, değiştiren, bozanlar da yine din adamı konumunda olanlar olmuştur. Bu konuda Abdullah b. Mübarek şöyle der: “Peki ya dini hükümdarlar ile Kötü âlimler ve rahiplerden (âbid ve sofulardan) başkası mı ifsat etti ki?”

Konumuz olan ayeti Elmalılı ne güzel açıklar: Şeytanlara, Tağutlara, Nemrudlara, Firavunlara, putlara ve evsana tapmak nasıl bir şirk ve küfür ise âlimlere de haddinden fazla kıymet vermek öyledir. Mesela; doğruyu yanlışı, hakkı batılı ayırmaksızın hak ilminin gereği olmayan fikirlerini, sözlerini, hakkın emrine dayanmayan, ondan kaynaklanmayan şahsi görüşlerini, istek ve arzuya dayanan keyfi fetvalarını ve iradelerini üstün tutmak, sanki onlarda Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kılma yetkisi varmış gibi, hakkı değiştirebilecek bir hakları varmış gibi, kasıtlı sapıklıklar şöyle dursun, Allah’ın emrine aykırı olduğu açık olan hatalarına bile itaati caiz görmek… Hâsılı Allah bu konuda ne buyuruyor, diye düşünmeden, Allah’ın emrine uymak gerektiğini hesaba katmadan, onlara itaat dahi öyle bir şirk ve küfürdür. Allah’ı bırakıp başkalarına tapmak demektir… Hıristiyanlıktaki bu Rablik imtiyazı daha sonra, ruhban sınıfının elinden çıkmış, parlamenterlere geçmiştir…

Oysa tek Tanrı’dan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. Ondan başka tanrı yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir. Evet, Yüce Allah’ın istediği, yalnızca kendisini Rab kabul etmek ve yalnızca kendisine kulluk etmektir. O, bize geçmişte Kitap ehlinin nasıl saptığını anlatarak benzer durumlara düşmememiz için bizleri uyarmaktadır. Unutmayalım ki İslam her türlü putçuluğu yasaklamıştır. Bu ister görünen ve şekli cismi olan putlar (vesen/evsân), olsun isterse görünmeyen soyut putlar (sanem/esnâm) olsun.

Bu içeriği sosyal medyada paylaşın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir