Xıı. Emir
İBADET, İHLAS, NAMAZ VE ZEKATLA EMROLUNDUK
وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاءَ وَيُقِيمُوا الصَّلَاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ
Oysa onlar/Kitap ehli, doğruya yönelerek, dini yalnız Allah’a has kılarak O’na kulluk etmek, namazı kılmak ve zekâtı vermekle emrolunmuşlardı. Dosdoğru olan din de budur. (98 Beyyine 5)
İnsanların önünde bir dosdoğru din vardır ki o hak dindir, tek dindir, o Allah’ın dinidir, bütün peygamberlerin dinidir.
Bu dosdoğru dinin en temel esasları şunlardır: Yalnızca Yüce Allah kulluk… Dini Allah’a has kılmak… Namazı ikame etmek… Zekâtı vermek… Tarih boyunca insanlık, öncelikle bu ilahî emirlere muhatap olmuştur. Bu emirlerde ihlâs, itikat, bedenî ve malî ibadetler ve sosyal dayanışma bir araya gelmiştir. Bunlar birbirinden ayrıl(a)mazlar. Zira pek çok ayetinde olduğu gibi bu ayetinde yüce Rabbimiz, bir arada ve iç içe zikretmiştir. Şimdi bunları bir kez daha kısa kısa açıklayalım:
Emrolunmuşlardı. Emredenin kim olduğu açıklanmamıştır. Emreden her şeyden önce Yüce Allah’tır. Peygamberler ve onların yolunu izleyen davetçiler de bu ilahî emirleri tekrarlamışlardır. Akl-ı selim de bunları emreder durur.
Yalnızca Yüce Allah kulluk… Tevhid üzere olmak için, yalnızca O’na kul olmak. İbadeti yalnızca O’na yapmak. İbadete riya ve süm’ayı karıştırmamak. Görsünler, duysunlar, beğensinler diye değil, herhangi bir beklenti için değil, Yüce Allah’a ibadet ve kulluğa layık yegâne güç olduğu için ibadet ve kulluk etmek.
Dini Allah’a has kılmak… Din koyma, dinin esaslarını belirleme yetkisini Yüce Allah’a bırakmak. O’nun bu yetkisini başka varlıklara vermeye kalkmamak. Şirke bulaşmamak. Şirkten ve şirk şaibelerinden uzak durmak.
Dini O’na has kılmak. Tüm harekat ve sekanatını O’na göre programlamak. Her şeyimizle O’nun olmak. Özümüzle, sözümüzle. O’nun dinini O’nun indirdiği ve istediği gibi anlayıp yaşamak. Dini O’ndan öğrenmek, O’nun dinine kendimizden bir şey katmamak, kendi tez ve düşüncelerimizi O’na söyletmeye kalkmamak. İşte dinin Allah için olması ve yalnızca O’na has kılınması budur.
Dini Allah’a has kılmak, şirk şaibelerine bulaşmamayı ve bütün yapılanları yalnızca Allah için yapmayı içine alır.
İlim, sahibini ihlâslı olmaya götürürse onun için manevî doyum ve huzur gerçekleşir. Kişi, yakıni ilimle gerçek ilim sahibi olur, ihlâsla amele dönerse, ondan sızlanma, cehalet ve kuru bilgi gider. Sızlanmanın yerini sabır alır, cehaletin yerini ilim alır, kuru bilginin yerini eylem alır. Zaten ihlâs, kalbiyle ve kalıbıyla, iç ve dış dünyasıyla O’nun olmak değil midir?
Namazı ikame etmek… Dini bu şekilde doğru anladıktan sonra, sıra gereklerini yerine getirmeye gelecektir. Gereği gibi namazı kılarak, zekâtı vererek dini hayata geçirmektir, öncelikle yapılması gerekenler. Sağlam bir inançtan sonra, bedenî ve malî tüm ibadetleri Allah’a has kılmak, beden ve malları O’nun uğruna seferber etmektir. İşte dosdoğru din, haniflik budur.
Namaz, bedenî ibadetlerin şahıdır. Namazı ikame etmek, onu ayağa kaldırmak, onu vaktinde, gereği gibi kılmaktır. Namazı ikame etmek, namazla ayağa kalmaktır, namaz ruhunu hayata taşımaktır. O ruhu namaz kılınan yer ve zamanda bırakmamaktır. Ve bütün bunları aile boyu, cemiyetin bütün fertleri olarak yapabilmektir.
Zekâtı vermek… Sahip olduklarımızı sınav aracı olarak görmek ve gerektiğinde onları, onların asıl sahibi Yüce Allah’ın emirleri doğrultusunda, O’nun belirlediği zaman ve miktarda, O’nun emrettiği yerlerde harcamaktır. Yüce Allah’ın malını, O’nun emriyle, O’nun rızasını kazanmak için, O’nun kullarına vermektir.
Zekât arınmaktır. Malın şüpheli şeylerden arınması, kulun cimrilik ve bencillikten arınması, yoksulun da kıskançlık ve servet düşmanlığından kurtulmasıdır. Sonuçta zekât, dünyevileşmenin kirli ağından sıyrılarak toplumun arınmasıdır.
Kullara düşen buydu, ama o Kitap ehli, dini tekellerine alarak, nefis ve hevalarının arzularını dine maletmeye kalkıştılar. Bir anlamda kendilerini yahut kendileri gibi bir kısım insanları Allah yerine koyup din uydurmaya ve dini Allah’a öğretmeye/O’na dayatmaya kalkıştılar. Üstelik kendilerine bunca Peygamber gelmişken, bunca ilahî kitap inmişken… Peygamberin mesajına rağmen, Kitabın açıklamalarına rağmen insanın sapması ve yanlış yapması ne acıdır!
Yüce Allah, dinini O’nun istekleri doğrultusunda anlayıp kabul etmeyenleri, dini tahrif edenleri yahut dinin apaçık hükümlerine göre kendi kafalarına göre hareket edenleri şöyle uyarır:
“Dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da yerde olanları da bilir, Allah her şeyi bilendir.””
“Bundan sonra Allah’a karşı kim yalan isnat ederse, işte onlar zalimlerdir.”
“Allah’a karşı yalan uydurandan veya kendisine bir şey vahyedilmemişken ‘Bana vahyolundu, Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim’ diyenden daha zalim kim olabilir?”
Kitap ehli, daha önce kendilerine gelen ilahî hakikatlerin/beyyinelerin kıymetini bilemediler, nankörlük yaptılar, sonuçta ayrılığa düşmekten ve sapıklıktan kurtulamadılar. Nihayet beyyineler onlardan çekilip alındı. Ellerinde tahrif edilmiş kitaplarla, kaynağından uzaklaşmış muharref dinlerle kalakaldılar. Bizler de elimizdeki beyyinelerin kıymetini bilmezsek, aynı akıbete duçar olabiliriz. Onun için dosdoğru dinin kıymetini bilmeli ve sürekli o dinin dosdoğru yolu üzere olmalıyız. Dünyevî ve uhrevî kurtuluş buradadır.
