2 – Doğru, Ama Kime Göre!

Temelli, temelsiz fikirlerin sürekli tartışıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Fikirler çatışıyor, ama her zaman çatışan fikirlerden hakikat huzmeleri ışıldamıyor. Ve münazaralardan her zaman doğrular ortaya çıkmıyor. Çoğu zaman, doğruyu savunan değil, savunmasını becerenin tezleri doğru kabul ediliyor. Kültürümüzdeki münazara adabına da kimse riayet etmiyor. Yapılan tartışmalarda asıl amaç gerçeğin ortaya çıkması değil, nefislerin üstün gelmesi. Bu yüzden değil midir ki Büyük İmam, kendisi kelamın kitabını yazdığı halde, oğlunu kelamî tartışmalardan men etmiştir. Sebep olarak da çoğu tartışmacının içerisine düştüğü şu tespiti göstermiştir:

Bizler, hakikatin ortaya çıkması için münazara yapar ve muhatabımızın ayağının kaymasından endişe duyardık. Sizler ise kendi savunduğunuzun kabul görmesini isteyerek tartışıyor ve muhatabınızın ayağını kaydırmaya çalışıyorsunuz!

Yine İmam Azam’ın Ebû Yusuf’a yaptığı tavsiyelerde şu cümleler yer alır:

Bilgisiz kişilerle özellikle dini konularda tartışmaya girme.

Tartışma kurallarına uymayanlarla, seviyesiz kimselerle ve çıkar elde etmek için tartışanlarla tartışma.

Her kim sana soru sorarsa, sadece sorusuna cevap ver. Meseleyi fazla dağıtma.

Âlimleri bulunan bir yere vardığında orada sadece sen varmış havasına girme! Halkı etrafına toplayıp çekip çevirmeye kalkışma. Onların hocalarına dil uzatma. Lüzumsuz ve yersiz tartışmalara girme. Delilsiz, kaynaksız konuşma. Onlardan biri imiş gibi ol. Yoksa sana haset ederler ve sana zarar verirler.

Doğru Bilgiye Ulaşma Yollarıı

Akâid kitaplarımız doğru bilgiye ulaşmanın yollarını şöyle açıklar bize:

Şu üç yolla doğru bilgiye ulaşılır: Havâss-ı Selime denilen, sağlam (özürsüz) beş duyu ile elde edilen bilgiler. Akıl ile elde edilen bilgiler. Sadık/doğru haber denilen vahiy kaynaklı bilgiler ki dinî bilgiler bu yolla elde edilirler. Peygamberin getirdiği vahiy ve söylediği haberler bu üçüncü gruba girerler.

Bu bilgiler Maturidî akâid kitaplarının en meşhurlarından olan Ömer Nesefî’nin Metn-i Akâid adlı eserinden. Diyeceksiniz bir akâid kitabının başında böyle bir bilgiye ne gerek var? Hem de çok gerek var. Doğru bilgi kaynaklarını doğru bilmeliyiz ki inandıklarımız hep doğru olsun. Şimdi şu soruyu soralım: Bugün doğruya ulaşma adına yapılan çalışmalarda, tartışmalı programlarda bu yollardan hangisine uyuluyor? Akl-ı selimin dediğine mi, sağlıklı duyuların tespitlerine mi, vahiy kaynaklı haberlere mi? Yoksa nefis ve heva kaynaklı sözlere mi?

Kur’ân bize, her taraftar kendi yanındaki ile sevinir gerçeğini hatırlatır. Evet, doğru bilgi kaynaklarından kopma ve temel kaynaklardan sapma olursa herkes kendi katındakini yegane doğru görmeye ve karşısındakini ise hep yanlış görmeye başlar. Doğru yolda olduğunu zannederek ters yola girmiş olanlar, karşıdan gelen ve doğru yolda ilerleyen insanları ters yola girmiş sanırlar.

Ayette söz konusu edilen ve kendi katındaki ile övünen, onlarla yetinip avunan, yalnızca onları doğru görenler Kitap ehli ve müşriklerdi. Onlar, kendi yollarının doğru olduğunu sanıyor ve bununla avunuyorlardı. Hâlbuki Yüce Allah, gönderdiği yeni peygamberi ile onları sapıklıktan doğru yola yeniden çağırıyordu. Ancak onların kendi şartlanmışlıkları, doğruyu dinleyip anlamaktan ve ona tabi olmaktan onları alıkoyuyordu.

Oysa hakikatin ortaya çıkması için bana göre, bence, kanaatimce gibi sığ ifadeleri bir kenara bırakmak lazımdır. Sana bana göre doğru belirlenmez. Çünkü sana yahut bana ait olan fikirler tartışmaya açıktır. Onlar, doğru da olabilir, yanlış da.

Yüce Rabbimizin en başta gelen isimlerinden biri de Hak’tır. O, hakkın kaynağıdır, hep hakkı söyler. Yine O, her zaman hakkın ortaya çıkmasını, batılın yok olmasını ister. Allah sözleriyle hakkı ortaya koymak ister… Hakikate erişmek isteyenler O’nunla irtibat kurmalıdır. O’nun bir adı da hak olan kitabına dayanmalıdır. O hak kitabın açılımı demek olan Hak Rasülün hak sünnetine başvurmalıdır.

Yüce Rabbimiz, Ashab-ı Kehf’in mağarada kalış süresi hakkında ihtilafa düşenlerle ilgili olarak şöyle buyurur:

İki taraftan hangisinin bekledikleri sonucu iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık. İnsanlar Ashab-ı Kehf hakkında iki taraf olmuşlardı, bunlar müminler ve inkârcılardı. Konuyla ilgili tartışan müşrikler herhangi bir bilgiye dayanmıyorlardı. Yüce Allah, hakikatin ortaya çıkması adına uyuyanları uyandırmış, bilgisiz-belgesizce tartışanları uyarmış ve kendisi ile irtibatlı olan taraftarlarını desteklemişti.

Kitap Ehline Uyarı Aynı Zamanda Bize de Uyarıdır!

Hakkı gizlemek, onu değiştirmek, tahrif etmek yahut batıl ile karıştırmak tarih boyunca Kitap ehlinin yapageldiği bir husustur. Bu yüzden onlar ve onların şahsında tüm herkes sık sık uyarılmıştır:

Ey kitap ehli! Niçin hakkı batıla karıştırıyor ve bile bile hakkı gizliyorsunuz?

…Ayetlerimi hiçbir değere karşılık değiştirmeyin ve bile bile hakkı gizlemeyin. Hakkı batıla karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin.

Onlardan bir takımı, doğrusu bile bile hakkı gizlerler.

Oysa inkârcılar hakkı batılla ortadan kaldırmak için çekişirler. Ayetlerimizi ve kendilerine yapılan uyarmaları alaya alırlar.

İnsanlık tarihi boyunca iki hizip/iki taraf hep olmuş ve birbiriyle sürekli mücadele etmiştir. Bunlardan biri Allah taraftarı, diğeri ise şeytan taraftarı. Birincisi Allah’a ve cennete çağırmış; diğeri ise şeytana ve cehenneme çağırmıştır. Bunlardan ilki, ilahî hakikatlere dayanır, vahiyden beslenir; diğeri ise şeytanî iğva ve nefislerden beslenir. Buna göre Müslüman tarafını belirlemek zorundadır. Onun tarafsız olması düşünülemez, şeytanî tarafın adamı olması ise ona asla yakışmaz.

Aslında tüm insanlar, iki taraf olmadan önce tek bir ümmetti. Zamanla kendi aralarında parçalara ayrıldılar. Bu, hakikatten kopma, uzaklaşma ve ona yabancılaşma ile oldu. Onlar vahiyden koptular, fıtrattan saptılar ve hakikat karşıtı bir taraf oldular.

Şüphesiz bu müslümanlık, bir tek din olarak sizin dininizdir ve Ben de Rabbinizim; öyleyse Benden sakının. Ama insanlar din konuşunda aralarında bölük bölük oldular. her taraftar kendi yanındaki ile sevinir.

Hayır; zulmedenler, koru körüne kendi heveslerine uymuşlardır. Allah’ın saptırdığı kimseleri kim doğru yola eriştirebilir? Onların yardımcıları da yoktur. Hakka yönelerek kendini Allah’ın insanlara yaratılışta verdiği dine ver. Zira Allah’ın yaratışında değişme yoktur; işte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler.

Ayetlerden de anlaşılacağı üzere fıtrattan kopan, vahiyle irtibatını kesen insanlar nefis ve şeytanların yönlendirmelerine uyup sapmışlardır. Sapma sürecinde dini konularda parçalanmalar olmuş, dinin bir kısmı kabul edilip bir kısmı reddedilmiş; yanlış ve eksik yorumlarla sapma süreci ivme kazanmıştır. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur.

O halde sapmaktan ve sapıklıktan kurtulmak için yeniden fıtrata/vahye dönmek gerekir. Zaten Peygamberler, zayıflayan bu bağı güçlendirmek, kopan bağları yeniden kurmak ve sapmaları önleyip yeniden hakikate yöneltmek için gelmişlerdir.

Dolayısıyla sapmadan kurtulmanın yolu yöntemi de ortadadır. Vahye yönelmek, onu merkeze almak. Yüce Yaratıcının taraftarı olmak da ancak bu şekilde mümkündür. O’nun adına, O’nun rızasını kazanma adına, O’nun hakikatlerine sarılmak.

Kim Allah’ı, Peygamberini ve inananları dost edinirse bilsin ki, şüphesiz Allah’tan yana olanlar üstün gelirler.

Allah’a ve ahiret gününe inanan bir millettir, babaları veya oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları olsa bile Allah’a ve peygamberine karşı gelenlere, sevgi beslediklerini görmezsin. İşte Allah, imanı bunların kalplerine yazmış, katından bir nur ile onları desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlere koyar. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnut olmuştur. İşte bunlar, Allah’tan yana olanlardır. iyi bilin ki, kurtuluşa erecek olanlar, Allah’tan yana olanlardır.

Bu içeriği sosyal medyada paylaşın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir