39 – İnsanda Vatan Tutkusu ve Şühedâ Fışkıran Toprak
İnsan, genel olarak bir yerde yerleşik olarak yaşamayı kendisine ilke edinmiş bir varlıktır. Çünkü bu, ona beslenme, barınma, tanışma başta olmak üzere pek çok alanda bir takım yaşama kolaylıkları sağlamıştır. İnsandaki bu tutku ‘vatan/yurt’ tutkusunu ve sevgisini doğurmuştur. Vatanından uzakta olmak, yolculuk, bir sıkıntı sebebi sayılmıştır. Tarih boyunca yurdundan edilmek/sürgün, insan için en büyük ceza sayılmış, insanlar vatanlarından ayrı düşme yahut vatanlarında özgürce yaşama haklarının ellerinden alınma endişeleriyle yaşamışlar, yurtlarını kaybetmemek için her şeylerini ortaya koymuşlardır. Şairin dediği gibi, vatanseverler, Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ/Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ diye dua etmişlerdir.
Vatan gerçeği ile ilgili olarak Kur’ân’da yer alan ayetlerden bir kaçı şöyledir:
“Ey israiloğulları! Birbirinizin kanını dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarından çıkarmayacağınıza dair biz, sizden söz almıştık. Her şeyi görerek bunları kabul etmiştiniz.” “Musa ve Harun için şöyle dediler: ‘Doğrusu bu ikisi, sihirleriyle sizi yurdunuzdan.. çıkarmak isteyen iki büyücüdür..” “Eğer Allah onlara sürgünü yazmamış olsaydı, elbette onları dünyada başka şekilde cezalandıracaktı…” Kavminin Lut’a cevabı şöyle oldu: ‘Onları memleketinizden çıkarın..”
Ayetlerde, hiç kimseyi gereksiz yere vatanından etmemek, yurdundan çıkarmamanın gereği özellikle vurgulanmıştır. Yüce Allah, peygamberleri vasıtasıyla İsrailoğlullarından, birbirlerini vatanından sürüp çıkarmayacaklarına dair söz aldığını hatırlatıyor. Yine ayetlerden anlaşılacağı üzere tarih boyunca insanlar, kişileri vatanlarından etmeyi bir ceza olarak görmüşler ve bunu bir tehdit unsuru olarak kullanmışlardır.
Öte yandan yer, yurt/vatan sevgisinin insan hayatında ayrı bir yeri vardır. İnsanın doğduğu ve doyduğu yerler, hayatının unutulmaz hatıralarıdır. Sözgelimi şu ayette peygamberlerin yurtsever insanlar olduğu özellikle vurgulanmıştır. “Güçlü ve anlayışlı olan kullarımız İbrahim, İshak ve Yakup’u da an. Biz onları daima yurdu düşünen (zikra’d-dâr), içten bağlı kimseler kıldık. Doğrusu onlar katımızda seçkin, iyi kimselerdendirler.” Ayette geçen ‘zikra’d-dâr’ ifadesi, ahiret yurdu cenneti düşünen olarak anlaşıldığı gibi, dünya yurdu olarak da anlaşılmıştır. Nitekim müfessir H. Basri Çantay, ayette ‘ahiret’ kaydının olmadığını gerekçe göstererek, ayetin bu dünyadaki vatanperverliğe beliğ bir biçimde işaret ettiğini söylemiştir. Zaten İslam literatüründe, müslümanın üzerinde müslümanca yaşadığı yer Dâru’l-islam/İslam yurdu olarak adlandırıldığı gibi; kalıcı ahiret yurdumuz cennet için de Dârü’s-Selâm/Esenlik yurdu kavramı kullanılmıştır. Her iki kullanımda da dâr ve barış-esenlik anlamına gelen İslam-selâm kelimeleri mevcuttur.
Yine insanların, üzerinde yaşadıkları yerlere nisbet edilerek anılmaları da yerin insan hayatındaki önemini vurgulamaktadır. Sözgelimi Kur’ân’da pek çok toplum, yurtlarıyla anılmıştır. Ashab-ı Medyen (Medyenliler), Ashab-ı Eyke (Eykeliler), Ashab-ı Hıcr (Hıcırliler), Ashab-ı Kehf, Ashab-ı Rakîm, Ashab-ı Rass, Ashab-ı Uhdûd, Ashab-ı Karye, Ashab-ı Cennet, Ashab-ı Kubur gibi.
Benzer şekilde insanlar, ahirette varacakları yerlerle de anılmışlardır. Ashab-ı Cennet, Ashab-ı Nâr, Ashab-ı Cahîm, Ashab-ı Saîr gibi.
Bu ifadelerde dost-arkadaş-yaran anlamına gelen ‘ashab’ kelimesinin özellikle seçilmiş olması da oldukça dikkat çekicidir. İnsan yaşadığı yurdun, ashabı yani arkadaşı-dostudur. Onun için vatan özlemi, sıla özlemidir. Sıla özleminde, o vatanda yaşayanlar kadar vatanın kendisi de önemlidir. Tüm bunlar, dünya ve ahirette, yerin/yurdun insan hayatındaki önemini ortaya koymaktadır. Öyle ki kimi yerlerin isimleri, özellikleri ve üzerlerinde gerçekleşen kimi olaylar nedeniyle, sakinlerinin adlarının önüne geçmiş ve o yerlerin sahipleri, kendi isimleriyle değil yerlerin adlarıyla anılır olmuşlardır. Bazen sakinler yaşadıkları yerlere isimlerini vermişler, bazen de yerler sakinlerine adlarını vermişlerdir. Öteden beri Arab-İslam geleneğinde kişiler, doğup büyüdükleri yerlere nisbet edilerek anılmışlardır. Buna göre insan, doğduğu ve yaşadığı yerlere nispet edilmişlerdir. Mekkî, Medenî, Basrî, Kûfî, İstanbûlî, Konevî gibi. Dilimizdeki bunlar Mekkeli, Medineli, Bsralı, Kufeli, İstanbullu, Konyalı şeklinde kullanılır.
Kur’ân sureleri de indikleri yerlere göre Mekkî ve Medenî olmak üzere iki grupta değerlendirilmişlerdir.
Biz her peygamber ve her insan gibi Peygamber efendimizde de bu sevginin canlı olduğunu ve çeşitli vesilelerle dile getirildiğini görmekteyiz. Sözgelimi O, elli üç yıllık yurdu Mekke’den çıkarılmak zorunda bırakıldığında, hicret ederken Mekke’ye dönüp şunları söylemiştir: “Vallahi! Ey Mekke, biliyorum ki sen, Allah’ın yarattığı yerlerin en hayırlısı ve Allah’a en sevgili olanısın! Eğer senin halkın beni, senden çıkarmamış olsaydı, senden çıkmazdım!” Bir başka rivayette de Hz. Peygamber şöyle dua etmiştir: “Allahım! Doğrusu Sen, beni, benim en sevdiğim yerlerin birinden çıkarıyorsun. Öyleyse Sen, beni, Sana en sevimli gelen bir yere yerleştir!”
Hicretle birlikte yerleşip yurt edindiği Medîne ile ilgili de şunları söylemiştir: “Allahım! Mekke‘yi bize sevdirdiğin gibi Medîne‘yi de bize sevdir! Allahım! Medîne‘yi bize rızkı bol ve ferah bir yurt kıl!..”
Son tahlilde Mekke doğumlu olan Peygamberimiz, Medine’de vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir. Kabir yeri, tartışmasız ve kesin olarak bilinen tek Peygamber olan Efendimizin kabri Medine’dedir. Zira O, 53 yıl yaşadığı baba ocağı Mekke’sini, inancı uğruna zamanı geldiğinde terk etmesini bilmiş ve Medine’ye hicret etmiştir. Hicretten 8 yıl sonra fethettiği Mekke’ye girdiğinde bilinçli olarak orada bir evde kalmamış ve çadırda kalarak Medine’ye döneceğini beyan etmiştir. Artık Onun vatanı Medine olmuştur. Onun bu hareketinden, Müslüman için asıl olan Müslümanlığını özgürce yaşadığı yerin asıl vatanı olduğunu anlayabiliriz.
Hz. Aişe annemiz de yurt sevgisini şöyle dile getirir: “Hicret olmasaydı Mekke‘den dışarı çıkmazdım. Çünkü ben, gökyüzünü en iyi Mekke‘de izlerim. Hilalin Mekke‘deki kadar güzel göründüğü başka bir yer bilmiyorum. Gönlüm, Mekke‘de huzur bulduğu kadar başka hiçbir yerde huzur bulmamıştır.”
Yurt sevgisi, insanları yurt sevgisinin imandan olduğuna dair hadis uydurmaya sevketme noktasına götürmüş önemli bir duygudur. Hatta kimi yerlerin aşırı derecede kutsanması, kimi sapmalara bile neden olmuştur.
Hele bu vatan, zor elde edilmiş, sahip çıkılması ve korunması uğruna canlar verilmiş, her karışı şehit kanlarıyla sulanmış bir toprak parçası olursa. Her karış toprağından şehit fışkıran bir yurt olursa. Ve o yurt üzerinde yaşayanlar da müminler olursa. Elbette o zaman o yurdun ayrı bir yeri ve değeri olacaktır. Zira artık o yurt, kuru bir toprak parçası olmaktan çıkmış, asırlarca yaşayan Müslüman ecdadın hatıratını bağrında barındıran bir yadigâr, ayrı kalınca özlemi gözünde tüten bir yâr ve herkesin gözü üzerinde olan bir diyar olacaktır. İşte bu millet için Anadolu böyle diyardır. İnsanlık tarihinin pek çok dönemine tanıklık ettiği gibi, İslam Medeniyetinin en parlak dönemlerine şahit olmuş bir vatandır Anadolu. Tıpkı şairini dediği gibi: Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?/Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Eş hele bir dağları örten karı/Ot değil onlar, dedenin saçları!/Dinle: Şehid sesleridir rüzgârı!
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker!/Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Gök kubbenin altında yatar al kan içinde
Ey yolcu, şu topraklar için can veren erler
Hakkın bu veli kulları taş türbeye girmez
Gufrana bürünmüş, yalnız fâtiha bekler.
Bastığın yerleri ‘toprak!’ diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.
Yüce Rabbim bizleri imansız ve vatansız bırakmasın. Cennet vatana göz diken düşmanlara asla fırsat vermesin. Vatanımız dünyada İslam-esenlik yurdu, ahirette de Dâru’s-selam/cennet olsun!
