53 – Hak ve Haklıdan Yana Olmak
Objektif olalım diye moda bir tabir vardır. Tarafsız davranmak, tarafsız olmak demektir. Peki, insan tarafsız olabilir mi, Müslüman için tarafsız olmak mümkün müdür? Elbette hayır. Tarafsız kalacağım, tarafsız olacağım iddiasında bulunanlar için bile bu zordur. Onun için bîtaraf olan bertaraf olur denilmiştir.
İman adamı da taraftır. O hakkın tarafıdır. Kendi aleyhine bile olsa hakkın tarafında olmak, haklıdan yana olmak zorundadır. Rabbimiz şöyle buyurur: Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. Haktan ve haklıdan yana olmak, bu dünyada insana bazı şeyleri kaybettirebilir, ama sonunda kazanan haktan taraf olandır.
Kur’ân müminleri tanıtırken onlar, Hizbullah/Allah taraftarlarıdır der. Ötekileri ise şeytanın taraftarı olarak tanımlar. Buna göre insan için iki yol vardır. Ya Hakkın ve haklının tarafı olacak, ya da diğer tarafta kalacak.
Kim Allah’ı, Peygamberini ve inananları dost edinirse bilsin ki, şüphesiz Allah’tan yana olanlar üstün gelirler. Allah’a ve ahiret gününe inanan bir milleti, babaları veya oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları olsa bile Allah’a ve peygamberine karşı gelenlere, sevgi beslediklerini görmezsin. İşte Allah, imanı bunların kalplerine yazmış, katından bir nur ile onları desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlere koyar. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnut olmuştur. İşte bunlar, Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki, saadete erecek olanlar, Allah’tan yana olanlardır.
Doğrusu, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye Kitabı sana hak olarak indirdik; hakkı gözet, hainlerden taraf olma.
Şeytan onların başlarına dikilip Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar şeytanın taraftarlarıdır. İyi bilin; şeytanın taraftarları elbette hüsrandadırlar. Şeytan şüphesiz sizin düşmanınızdır; siz de onu düşman edinin; o, kendi taraftarlarını, çılgın alevli cehennem yaranı olmaya çağırır.
Müslüman, içerisine batıl karışmamış salt hakkın tarafıdır. O, hak ve taraftarlarının sayı çokluğuna yahut maddî bakımdan güçlü oluşuna bakmaz. Bir kişi de olsa, hakkın tarafında yerini alır. İbn Mesûd ne güzel söyler: Cemaat hakta birleştiği sürece cemaattir, isterse bir kişilik olsun! Çoğunluk yahut güçlü olanlar her zaman hak ve haklı olmayabilirler. Yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar, sadece tahminde bulunurlar.
Mümin, iki cami arasında kalan beynamaz gibi olmamaya gayret eder. Camiye gider, saf tutar, safını belli eder. Aksi takdirde herkese yaranacağım diyenler hiç kimseye yaranamaz, sonuçta iki cami arasında kalan beynamazların durumuna düşer, ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabilir.
Tarafsızlık, vurdumduymazlığı, boşvermişliği, aldırmazlığı, nemelazımcılığı beraberinde getirir. Âkif’in dediği gibi Müslüman, kanayan bir yara gördü mü ciğeri yanan, onu dindirmek için ileri atılan, çifte yiyen kamçı yiyen, sıkıntılara göğüs geren kimsedir. Gerçek mümin güçlüden yana değil, haklıdan yana olandır. Mazlumların mağdurların yanındadır. Halife seçildiği zaman Hz. Ebubekir’in dediği gibi. O, halife seçildiği gün şöyle diyordu:
“Ben sizin en hayırlınız olmadığım halde sizin başınıza halife seçildim. Ancak Kur’ân nazil olmuş, Hz. Peygamber (s.a.v.) dinin hükümlerini açıklamıştır. Sizin en zayıfınız, hakkı alınıncaya kadar benim yanımda kuvvetlidir. Ey insanlar! Ben ancak Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yoluna uyarım. Kendiliğimden bir şey icat edici değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardımcı olun. Eğer sırat-ı müstakimden kayarsam beni düzeltiniz.
Ben bu sözümü söyler, hem kendim için hem de sizler için
Allâh’ın affını talep ederim.”
O halde Müslüman, hakkın adamı olmaya, hakkı hâkim kılmaya, her hak sahibine hakkını vermeye gayret edecektir. Bu, Cenab-ı Hakkın kulu olmanın gereğidir. Bu, Hak dine inanmanın gereğidir. Bu, Hak Kitaba inanmanın, Hak Nebiye tabi olmanın gereğidir. İnsanın kendisinin hak üzere olması yetmez, başkalarına da hakkı tavsiye etmelidir. Hüsrandan kurtuluşun yolu buna bağlıdır. Çünkü iman adamı, yalnızca kendisini kurtarmakla kalmaz, başkalarını kurtarmak için gayret eder. Zira o, İslam’ın bütün insanlığın din olduğunu bilir, cennette herkese ayrılmış bir yer olduğuna inanır ve eliyle bir kişinin hidayetine vesile olmanın, dünya ve dünyalıklar kazanmaktan çok daha değerli olduğuna yakınen inanır. Asr suresinde Yüce Rabbimizin buyurduğu gibi: Ancak inanıp yararlı iş işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabırlı olmayı tavsiye edenler hüsrandan kurtulmuşlardır.
Mehmet Âkif, Asr suresindeki bu gerçekleri şöyle terennüm eder:
“Hâlık’ın nâ-mütenâhî adı var, en başı: Hak.
Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak!
Hani Ashab-ı Kirâm, ayrılalım, derlerken,
Mutlaka ‘Sure i ve’l-Asr’ı okurlarmış, bu neden?
Çünkü meknûn o büyük surede esrâr-ı felâh:
Başta iman-ı hakîki geliyor, sonra salâh,
Sonra hak, sonra sebat. İşte kuzum insanlık.
Dördü birleşti mi yoktur sana hüsran artık.”
