57 – Olanda Hayır Görmeli ve Olanları Hayra Dönüştürmeli

Bizlere ömür takdir eden Yüce Rabbimizdir. O’nun her eylediğinde ve her söylediğinde sayısız hikmet vardır. Biz bu hikmetleri kimi zaman görüp anlayabiliriz, kimi zaman da tam manasıyla fark edemeyebiliriz. Ama biliriz ve inanırız ki O hakîmdir, her yaptığında sayısız hikmet vardır. O, hiçbir şeyi boşuna, yersiz, gereksiz ve anlamsız olarak yapmamış, yaratmamıştır.

Sözgelimi O, dilediği kimseye çocuk verir, dilediğine vermez. Dilediğine kız çocuğu verir, dilediğine erkek. Dilediğine ikiz verir, dilediğini kısır bırakır. Bunların hepsi Yüce Yaratıcının takdiri ve yaratmasıdır. Hepsi yerindedir, hepsinde hikmet vardır. Dolayısıyla hiç kimse benim niye çocuğum olmuyor yahut benim niye kızım oluyor da oğlum olmuyor yahut benim niçin oğlum oluyor da kızım olmuyor diyemez, dememeli, olan da hayrı görmeye çalışmalıdır. Bu konuda Rabbimiz şöyle buyurur:

Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk, dilediğine de erkek çocuk verir. Yahut hem kız hem erkek çocuk verir, dilediğini de kısır kılar. O, bilendir, her şeye Kadir’dir.

Allah sizi topraktan, sonra nutfeden yaratmış, sonra da sizi çiftler halinde var etmiştir. Dişinin gebe kalması ve doğurması, ancak O’nun bilgisiyledir. Ömrü uzun olanın çok yaşaması ve ömürlerin azalması şüphesiz Kitaptadır. Doğrusu bu Allah’a kolaydır. Demek ki olacak olan her şey ilahî ilimde önceden takdir edilmiştir. Her şey planlı ve programlıdır. Hiçbir şey rastgele değildir. Herkes için belirlenen ömür süreleri ve ölüm tarihleri asla değişmeyecektir. Her ümmet için belirli bir süre vardır; vakitleri dolunca ne bir saat gecikebilir ne de öne geçebilirler. O halde yapılması gereken bize verilene razı olmak ve verileni en güzel şekilde değerlendirmektir. Ömrün uzun olmasının bizim için hayır yahut şer olacağı kesin değildir. Önemli olan ömrü bereketli bir şekilde, o ömrü bize emanet edenin ölçüleri doğrultusunda kullanmaktır. Zaten ömrü değerli kılacak olan da onun Allah’ın ölçüleri doğrultusunda kullanılmasıdır.

Uzun ömürlü yaptığımızın hilkatini tersine çevirmişizdir. Akletmezler mi? Uzun ömür tek başına hayır değildir. Değerlendiremeyenler için uzun ömür vebaldir. Hem insan bilemez ki, ömrünün ilerleyen yılları, belki de onun günahlar işlemesine sebep olacak. Yahut da insan ömrünün ilerleyen zamanlarında eski gücünü kaybedecek, hastalanacak, bildiklerini unutacak, ayakta duramayacak, vazifelerini layıkıyla yapamayacak. İlerleyen yaşında çocukluk günlerine tekrar dönecek, konuşamayacak, yürüyemeyecek, kendi işini kendisi göremeyecek, yaşadıkları ömrünün en rezil günleri olacak! Onun için Allah’tan hayırlısını istemek ve verilenlerin hayra dönüştürmek için gayret etmektir.

Ölümün yüzü soğuktur, ölümü kimse istemez; her insan, uzun yaşamak ister. Ölümsüzlük insanda bir tutkudur. İlk insanın cennette yasağı çiğnemesindeki temel etken bu tutku değil midir? Ölümsüzlük ağacı, eskimeyen mülk, kalıcı melik yahut melek olma ümidiyle yasak ağaçtan yemedi mi?

İnsan, kendisine verilen süre içerisinde tabi tutulduğu sınavdan sorumludur. Bir insanın kendisine verilen süreyi iyi değerlendiremeyip bana daha uzun süre verilseydi demesi tutarlı değildir. Zira verilen süreyi değerlendiremeyen bir kimseden, verilecek süreyi değerlendirmesi nasıl beklenebilir? Aslında bu, kendisine verilen ömrü layıkıyla değerlendiremeyen kimselerin sığınmaya çalıştıkları bir durumdur. Böyleleri şöyle diyerek suçlarını örtbas etmeye çalışırlar: And olsun ki, onların hayata diğer insanlardan ve hatta Allah’a eş koşanlardan da daha düşkün olduklarını görürsün. Her biri ömrünün bin yıl olmasını ister. Oysa üzün ömürlü olması onu azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yaptıklarını görür.

Hiç kimseye gücünün üstünde yük yüklemeyen, kimseye yapamayacağı şeyleri emretmeyen Yüce Rabbimiz, imtihana tabi tuttuğu her insana düşünüp aklını kullanacağı bir süre verdiğini beyan eder: İnkâr edenler cehennemde; ‘Rabbimiz! Bizi çıkar; yaptığımızdan başka, yararlı iş işleyelim’ diye bağrışırlar. O zaman onlara söyle deriz: ‘Öğüt alacak kişinin öğüt alabileceği kadar bir süre sizi yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. Artık azabı tadınız, zalimlerin yardımcısı olmaz.’ Gerçekten de mükellef çağını yaşayan her insan, aklını kullanıp öğüt alacağı bir süreyi yaşamıştır, karşısına çıkan pek çok kişi yahut olaylar ona uyarılarda bulunmuş, hatırlatmalar yapmıştır. Ama bütün bunları değerlendiren değerlendirmiş, değerlendiremeyen de kaybedip gitmiştir. Yaşanan acı tatlı olaylar, vadesini doldurup aramızdan birer ikişer ayrılıp gidenler, dökülen saçlar, ağaran sakallar, buruşan yüzler, kaybedilen güç ve kuvvet, geride kalan gençlik günleri… Gece gündüz, doğan ve batan güneşler, yeşerip kuruyan ağaçlar… Bunların hepsi akıllı insan için birer haberci, birer uyarıcıdır. Anlayan için bunlardan bir kaçı bile yeter. Anlamaya niyetli olmayanlar için ise, milyonlarca uyarıcı ayet gelse yine azdır.

O halde bizler, bize verilen ve bizim için uygun görülen ömrü, ilahî bir nimet ve emanet olarak görüp değerlendirmeye çalışmalıyız. Her an ölebileceğimizin şuurunda kendimizi ahiret yurduna hazır etmeliyiz. Kendimizi o büyük randevuya hazır etmeliyiz. Şairin şu sözleri ne kadar anlamlıdır! Büyük randevu... Bilsem nerede, saat kaçta? Tabutun tahtası, bilsem hangi ağaçta?

Sual: Ey veli, insan nasıl olmalı, söyle!/Cevap: Son anda nasıl olacaksa hep öyle…

Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir! Mezarda geçer akça neyse, onu biriktir!

Not: Ayrı bir sayfaya konabilir!

SİFTAH SENDEN BEREKET ALLAH’TAN

Adam, sabah namazını cemaatle kıldıktan sonra dükkânının yolunu tuttu. Sabah namazından sonra yatmak âdeti değildi. Öyle görmüştü büyüklerinden, sabah uykusunun rızka bir pusu olduğunu duymuştu, onlardan. Dükkâna gitmeyip evinde kaldığı Pazar günleri bile yatmazdı, sabah namazından sonra. Camiden gelince kahvaltı saatine kadar Kur’ân’ını okurdu. Evin penceresini açmayı da ihmal etmezdi, sabahın bereketli vaktinde melekler gelsin diye…

O gün de erken açmıştı dükkânını. Ve işte ilk müşterisi içerideydi. Selamlaştılar, konuştular ve anlaştılar. Hayırlaştılar. Rıza pazarlığı ile alım satım hayırlaşmanın adıydı onların dilinde. Pazarlıktan sonra el sıkıştılar, o müşterisine aldığın malın hayrını gör dedi. Müşterisi de ona sen de aldığın paranın hayrını gör diye karşılık verdi.

Adam, siftah senden bereket Allah’tan diye söylendi ve aldığı parayı yere attı. Bu, onun günün ilk saatinde sürekli yaptığı bir şeydi. Parayı yere atarak ona değer vermediğini, her şeyin paradan ibaret olmadığını, asıl olanın hayırlısı olduğunu söylemek istiyordu. Sonra yerdeki parayı aldı, itina ile dürüp cebine koydu. Şimdi kazandığı paranın hayrını görmeyi ve berekete ermeyi bekliyordu…

Bu içeriği sosyal medyada paylaşın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir