İlimle Değerlenmek
İLMİN HAYRINI GÖRMEK
Yüce Rabbimizin bir adı da el-Alîm’dir. el-Alîm: Her şeyi ayrıntı ve incelikleriyle bilen, sonsuz ilim kaynağıdır. O’nun bu ismi ayetlerde 162 kere geçer. O, her şeyi bilendir, O’nun ilmi her şeyi kuşatmış ve her bilginin üstündedir. O’nun ilmi, zaman ve şartlara göre değişmez. O’nun ilmi, kulların bilgisi gibi düşünerek ve çalışarak elde edilen bir ilim değildir. O, her şeyin önünü ve sonunu, her zaman ve tüm ayrıntılarıyla bilir. Gerçeğin bilgisini isteyen O’na yönelmeli, O’nunla bağlantı kurmalı, O’nun engin ilminden nasiplenmeye çalışmalıdır. Unutulmamalıdır ki en şerefli ilim, O’nun bilgisidir, O’nu tanımak ve O’nun ilminden nasiplenmektir. O, Âlimü’l Ğayb ve’ş-Şehâde, Allâmü’l-Ğuyûb’dur ve en iyi O bilir: Allahü A’lem.
O, ilmin kaynağıdır, her şeyi bütün yönleriyle bilendir. İnsana bilmediğini öğreten ve onu eğitendir. O, Adem’e (onun şahsında insanlığa) bütün isimleri öğretti. İnsana bilmediğini bildiren Rabbin, en büyük kerem sahibidir.
İnsanı, bilmediğini öğrenme ihtiyacı ile donatan da Yüce Yaratıcıdır. İnsan merak eder, sorar, soruşturur, öğrenmek, bir şeyin aslına ermek için çırpınır durur. Onun fıtratında vardır bu tutku. İnsan böyle bir tutku ile yaratılmasaydı, ilim öğrenecek akıl ve benzeri melekelere sahip olmasaydı, en önemlisi de her şeyi insana en önce öğreten Yüce Yaratıcının alîm sıfatının tecellisi olmasaydı, insan bir hiç olurdu, belki de cemadattan farksız olurdu.
Rabbimiz, dinini oku emri ile başlatarak öğrenmenin önem ve gereğini de bize bildirmiştir. Öyle ki iman nedir, kitap nedir bilmeyen bir peygambere ilk emir iman et şeklinde gelmemiş, yaratan Rabbinin adıyla oku şeklinde gelmiştir. Bu emir, bu dinin ilme-öğrenmeye verdiği değeri gösterir. Zaten müminliği ve Müslümanlığı değerli kılan bilinçtir. Bilinçli mümin ise, neye niçin inandığını bilen, neyi niçin yaptığının farkında olan kimsedir.
Kur’ân, atalar dinine körü körüne taklitçiliği eleştirir. Yanlış yolda olanların bilgisizce, delilsiz ve mesnetsiz bir gidişat üzerinde olduklarını bildirir. Ya ataları bir şey akledemeyen ve doğru olmayan kimseler idiyseler? Doğrusu çoğunluk, heva ve heveslerine uyarak, bilmeden sapıtıyorlar. Aşırı gidenleri en iyi bilen Rabbindir. İnsanlar arasında, bir bilgisi olmadığı halde Allah yolundan saptırmak için gerçeği boş sözlerle değişenler ve Allah yolunu alaya alanlar vardır. İşte alçaltıcı azap bunlar içindir. Bilgisizce, doğruya götüren bir rehberi olmadan, aydınlatıcı bir kitabı da bulunmadan Allah yolundan saptırmak için büyüklük taşlayarak Allah hakkında tartışan insan vardır. Dünyada rezillik onadır; ona kıyamet günü yakıcı azabı tattırırız.
Bilgilenmek Yetmez, Doğru Bilgiyle Amel Etmek Gerek
İslam’da ilim öğrenme, gayeli bir öğrenmedir. İslam, yalnızca malumat sahibi olmayı istemez, sahip olunan bilgiyi amacına uygun olarak kullanmayı ister. Onun için ilmiyle amel edenler övülmüş, ilmiyle amel etmeyen yahut doğru bilgisinin tersini yapanlar şiddetle yerilmiştir.
Ey inananlar! Yapmadığınız/yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmadığınız/yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük gazaba sebep olur.
Peygamberimize gelen bir emirde ona şöyle demesi emredilmiştir: Rabbim ilimce beni artır. Ayet, Rabbim ilmimi artır şeklinde tercüme edilmişse de aslında ayetin asıl söylemek istediği ilimle, insanın değerinin artmasıdır. Buna göre mümin, Yüce Rabbi ve insanlar katında değerini artıracak bir ilme talip olmalıdır. Bu ise, sahip olunan doğru bilginin gereğini yerine getirmekle mümkün olacaktır. Yoksa şeytan başta olmak üzere tarihte niceleri bilgisi ile azıp sapmış, sahip oldukları bilgileri onları iyi kimseler yapmamış ve onlar bilgileriyle kaybetmişlerdir. Sonuçta onlar, bunca emekle ve yorgunlukla elde ettikleri ilimlerinin hayrını görememişlerdir. Onun için Rabbim ilimce beni artır, bana öyle bir ilim lütfet ki ben onun gereklerini yapayım, o da bana değer, itibar kazandırsın, sonuçta öğrendiklerimin hayrını göreyim duası son derece anlamlıdır.
Kur’ân’da ilmiyle amel etmeyenler soluyan köpeklere ve kitap yüklü eşeklere benzetilmiştir. Şerefli varlık olarak nitelenen insan için, köpekler yahut eşekler seviyesine düşmek ne kadar esef vericidir!
İnsan, bildikleriyle amel ederse ilminin hayrını görür. Kendisiyle amel edilmeyen bilgi ise, sinede yüktür. Onun için Peygamberimiz, Yüce Allah’tan, faydalı ilim istemiş, faydasız bilgiden de O’na sığınmıştır. “Allah’tan hep fayda verecek ilim isteyin ve lüzumsuz bilgilerden de Allah’a sığının.” “Allah’ım! Senden, bana fayda verecek ilim istiyorum. Faydasız ilimden de Sana sığınırım!” Faydalı ilim, sahibini iyi insan yapan, onu Yüce Yaratıcıya yaklaştıran ilimdir. Faydasız bilgi ise, gereği yerine getirilmeyen, zararlı ve şer işlerde kullanılan bilgidir. Onun için bir hadiste bildikleriyle amel eden kimseye Yüce Allah, bilmediklerini öğretir buyrulmuştur.
Bu cümle, hem bilgiyle amel etmenin önemine dikkatleri çekmekte, hem de bildiklerinin gereğini yerine getiren kimselerin ilahî lütuflarla ödüllendirileceğinin müjdesini vermektedir. Şayet bir kimse ilmiyle amel ederse, Yüce Allah ona yeni şeyleri öğrenme kapılarını açacaktır. Bu ilim sahibinin, yeni şeyleri öğrenmeye motive olması, istekli olması, zihninin açık olması şeklinde de olabilir; ona yeni şeyleri öğrenme imkânlarının kolaylaştırılması, karşısına o yeni şeyleri öğretecek kişi yahut kaynakların çıkması şeklinde de olabilir yahut başka şekilde de olabilir. Zira ilim yolunda olan kimse cennet yoluna girmiş olur ve ilim yolcusu meleklerin kanatları altında, ilahî koruma ve lütuflar altında olan kimsedir. Meleklerin ve peygamberlerin sahip oldukları ilim, Allah vergisi vehbî ilimdir. Zira onlar, herhangi bir okul okumadan Yüce Allah’ın lütfuyla pek çok şeyi öğrenmiş olurlar.
Bunun tersi de böyledir. Yani bir kimse bildikleriyle amel etmezse, bildiklerini de unutur, artık o kimseye bilmedikleri şeyleri öğrenme kapısı kapanır. Bilgisi ona Allah ve varlıklar katında herhangi bir değer, itibar kazandırmaz. Böyle kimseler meleklerin koruması altında olmaktan ve ilahî lütuflardan mahrum olur.
Onun için öğrenme şekline göre ilimler kesbî ve vehbî olmak üzere iki grupda değerlendirilmiştir. Kesbî olan ilim, insanın kendi gayret ve çabasıyla elde edeceği ilimdir. Vehbî yahut ledünnî ilim ise, Allah vergisi olan ilimdir. Aslında her iki grup ilimde de Yüce Allah’ın lütuf ve inayetine ihtiyaç vardır. O’nun vergisi ve izni olmadan hiçbir şey olmaz. Akıl nimetini, ilim öğrenme iştiyakını, öğrendiklerini muhafaza etme gücünü lutfetmezse; ilim öğrenecek şartları ve imkânları halk etmezse hiçbir şey olmaz.
Nitekim Kur’ân, Yüce Allah’ın gözde kullarından bahsederken şöyle buyurur: Bu arada ikisi katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini buldular. Ayette söz konusu edilen bilge kişi, Hz. Musa peygamberin kendisinden ilim almak, kendisine öğretilen şeyleri öğrenmek için uzun yolculuklar yaptığı kimsedir. Musa ona: «Sana öğretileni bana hayra götüren bir bilgi olarak öğretmen için peşinden gelebilir miyim?» dedi. İlahî vahye muhatap olmansa rağmen Musa peygamberin, kendisine Yüce Allah katından ilim ve hikmet verilen bilge kişiye tabi olması ne kadar anlamlıdır. Bu durum, bir taraftan Hz. Musa’nın bitmek tükenmek bilmeyen ilim iştiyakını gösterir, hem de hangi dereceye ererse ersin her insanın daha öğreneceği çok şeyin olduğunu gösterir.
İnsan ne kadar ilim sahibi olursa olsun, yine de bilmediği ve öğreneceği çok şey vardır. Onun için hiç kimse, bilgisine güvenip kibre kapılmamalıdır. Bunun için kim ben âlim oldum derse, gerçek cahil o kişidir denilmiştir. Her şeyi bütün ayrıntılarıyla bilen el-Alîm olan Yüce Allah’ın ilmi yanında, tüm varlıkların bilgisi, deryada bir katre kadardır. Her insan, bu katreden nasiplenerek kendi derecesini ve değerini artırmaya çalışmalıdır. Vallahü A’lem. En iyisini Yüce Allah bilir.
