Hayat Düsturumuzu Nasıl Okumalıyız?
Kur’ân kelimesi, okuma anlamınadır. Kur’ân’ın ilk inen ayeti ikra’/oku emriyle başlar. Kur’ân, indiği andan itibaren dünyada en çok okunan kitaptır. O, okunması ibadet olan ve namaz başta olmak üzere ibadetlerde okunan bir kitaptır.
Müslüman, hayat düsturu olan Kur’ân’ı her fırsatta okumalıdır. Yüce Yaratıcının emri olduğu için okumalıdır. Doğru bilgiye ulaşmak için okumalıdır. Doğru yolu bulmak, o yolda kalmak ve o yolda ilerlemek için okumalıdır. Yüce Allah ile doğrudan diyaloga geçmek, O’nunla söyleşmek, O’nu doğru bir şekilde tanımak, O’nu unutmamak, O’na dua etmek için okumalıdır. Kalbinin yumuşaması, kalbinin huzura ve doyuma erişmesi için okumalıdır. Gönül ve zihin dünyasının diri ve dinç kalması için okumalıdır. Maddî ve manevî hastalıklardan, insan-cin tüm şer odaklarının şerrinden korunmak için okumalıdır. Hayat sınavının zorluklarını aşmak, onlara karşı dirençli olmak için okumalıdır. Olumsuzluklar karşısında ümitsizliğe düşmemek, her şart ve ortamda ümitvâr olmak için okumalıdır. O’nun ilkelerini hayata geçirmek için, O’nun açtığı çığırdan sapmadan yoluna devam etmek için okumalıdır. Câhillerden, gâfillerden, günahkârlardan olmamak için onu okumalıdır. Hz. Peygamberin yolunu izlemek, emrine sımsıkı sarılmak için okumalıdır. Kur’ân’ı terk etmekle ahirette Rabbe şikâyet edilmemek için okumalıdır. Yüce Allah’ın ehlinden/ailesinden olmak için okumalıdır. Seçkin meleklerle beraber olmak için okumalıdır. Boş iş ve sözlerden uzak kalmak için okumalıdır. Dünyada izzete ve sevaba, ahirette Kur’ân’ın şefaatine ve cennete nail olmak için okumalıdır.
Kıraat-Tilâvet-Tertîl Üzere Okumak
Kur’ân’ı okumamızı isteyen bizzat Kur’ân’ın kendisidir. Kur’ân’da üç farklı kelimeyle Kur’ân okunmamız istenir. Bunlar kıraat, tilavet, tertîl kelimeleridir. Aslında bu üç kavram, Kur’ân’ı nasıl okuyacağımızı da açıklarlar. Zira bu kavramlardan kıraat, anlayarak anlamayarak her türlü okumayı içine alır. Tilavet ise daha çok anlamayı merkeze alan ve gereğini yerine getirmek için yapılan bir okuma çeşididir. Tertîl ise kurallarına uygun düzgün bir okumayı, hatta anlayarak ve yaşayarak okumayı hedefleyen bir okuma biçimidir. Bu üç kavram, birbirini tamamlar. Kur’ân’ı okuma konusunda her insan bu üç okuma ile onu okur. Zira her anlayarak okumanın öncesinde bir anlamadan okuma vardır. Her düzgün okumanın öncesinde de düzgün olmayan bir okuma vardır. Bu aşamaları geçmiş olan bir kişi bile bazen yanlış ve hatalı okuyabilir, gaflet içerisinde anlamadan okumaların içerisinde kendini bulabilir. Bu yüzden Müslüman imkân ve gücüne göre Kur’ân’ı hem kıraat etmeli hem tilavet etmeli hem de tertîl üzere onu okumaya gayret etmelidir. Şimdi bu ayetlerden birkaçını okuyalım:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku (ıkra‘)”.
“Kur’ân’ı okuduğun (kara’te) zaman, o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın”.
“Biz O’nu Kur’ân olarak, insanlara dura dura okuyasın (litakraehu) diye ayırdık ve O’nu peyderpey indirdik”.
“O halde Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun (fakraû).”
“İşte bunlar Allah’ın âyetleridir. Biz onları sana doğru olarak okuyor ve anlatıyoruz (netlû)”.
“Allah’ın âyetlerini okuyan (yetlû) bir peygamber...”
“Onlara Rahmanın âyetleri okunduğunda (tütlâ) ağlayarak secdeye kapanırlardı.”
Biz onu böylece senin kalbine yerleştirmek için azar azar indirir ve onu ağır ağır okuruz (rattelnâ).
“Kur’ân’ı tertil üzere oku (rattil).”
Buna göre anlamadan yahut anlayamadan Kur’ân okumakla karşı karşıya kalan kimseler de Kur’ân okumalı, O’nu kıraat etmelidirler. Böyle durumlarda anlamıyorsan okuma yahut yaşamıyorsan okuma denilerek kıraate engel olunmamalıdır. Hatta bu bağlamda anlamadan Kur’ân okumak/kıraat, ilahî bir emrin yerine getirilmesi olup ibadettir, denilebilir. Zaten her anlayarak okumanın öncesinde anlamadan okumak vardır. Böylelerinin durumu, yaptığı ibadetlerin niçinini/hikmetini bilmeden sırf Rabbin emridir, diye yapan halkın durumu gibidir. Namazda kıyam, rükû ve secdenin neden ve hikmetini bilmeden namaz kılan kimsenin durumu gibi. Bu yüzden olacak ki, namazın rukünlerinden olan “Kur’ân’dan bir şeyler okuma” için kıraat denilmiştir de tilâvet yahut tertîl denilmemiştir. “O halde Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun (fakraû).” Yani namazında anlamadan yahut okuduğunun gereklerini yerine getirmediği halde Kur’ân okuyan bir kimse, namazın kıraat şartını yerine getirmiş demektir.
Nitekim namazdan bahseden bir ayette de ‘kur’âne’l-fecr’ ifadesi kullanılmıştır. Bu ifade beş vakit namaz olarak anlaşıldığı gibi, sabah namazı olarak da anlaşılmıştır. Çünkü namaz, ancak Kur’ân kıraati ile sahih olur. Bu yüzden de namaz, kıraat diye, sabah namazı sabah kıraati diye isimlendirilmiştir.
Ne var ki, kıraatin bir başlangıç, bir geçiş düzeyi olduğu unutulmamalıdır. Kıraate/anlamadan okuma seviyesine takılıp kalınmamalıdır. Kıraati, tertîl ile olgunlaştırarak tilâvetle birleştirip bütünleştirmenin gayreti içerisinde olunmalıdır. Ama kıraat-tertîl ve tilâvetin ayrı ayrı, Kur’ânî birer emir oldukları da unutulmamalıdır.
Kur’ân Okumada Murad-ı İlahî
Kur’ân’ı okuyup anlamadaki temel amaç, Murad-ı İlahî’yi gerçekleştirmektir. Murad-ı İlahî, Kur’ân’ın iniş esprisidir. Yüce Rabbimiz, Kitabını bizlere, okunsun, doğru anlaşılsın ve gereği yapılsın diye indirmiştir. Dolayısıyla ayetlerdeki Murad-ı İlahî, yalnızca ayetleri düzgün okumak değildir; sadece doğru anlamak da değildir. Asıl Murad-ı İlahî, düzgün okunup doğru anlaşılan gerçeklerin uygulamaya konulmasıdır. Bunun için tekrar tekrar okumak, okuduğunun üzerinde derinlemesine düşünmek, doğru bir şekilde okunanı anlamak ve gereğini yerine getirmek gereklidir. İşte Kur’ân’n inişinin temel gayesi ve bundaki İlahî maksadı budur.
Nitekim bir ayette şöyle buyurulur: “Ey inananlar, Allah’a ve Elçisine itâ’at edin, işittiğiniz halde ondan dönmeyin. İşitmedikleri halde ‘İşittik’ diyenler gibi olmayın.”
Ayette, kendileri gibi olmamamız istenen kimseler, okunan Kur’ân ayetlerini dinleyen, onları anlayan, ama gereklerini yerine getirmeyen Arap müşrikleri idi. Onlar, ayetleri anlamışlardı ve anladıkları için inkâr ediyorlardı. Ama onlar, anladıklarının gereğini yerine getirmiyorlardı. Bu yüzden Yüce Allah, onların ayetleri dinleyip anlamalarına itibar etmemiş, ayetleri dinleyip anladıkları halde gereklerini yerine getirmeyerek onlardan yüz çevirenlerin bu dinlemelerini geçersiz saymış ve onları hiç dinlemeyenlerle bir tutmuştur. Söz konusu ayeti Kurtubî şöyle açmaktadır:
“Ey müminler! Siz Kitap ehli, münafık ve müşrikler gibi olmayın. Onlar, dinledikleri şey üzerinde durup düşünmüyorlar, işittikleri gerçeklerden yüz çevirdikleri için, onlar sanki o gerçekleri hiç duymamış gibidirler… Ayete göre, işittikleri gerçekler eyleme dönüşmedikçe, bir kişinin ‘İşittim ve itaat ettim’ demesinin bir anlamı yoktur. Bir kimse, Allah’ın emir ve yasaklarını işittiği halde, onların gereklerini yerine getirmezse, bu nasıl işitme ve itaat olabilir!? Bu takdirde böyle bir kişi, münafıklık yapmış olur.”
Yine ayette ‘Anladık ama gereğini yapmıyoruz’ diyenler değil de, ‘işittik’ diyenler ifadesi özellikle kullanılarak dinleyip anladığı gerçeğin, gereğini yapmayanların, sonuçta dinlemelerinin bir anlam ifade etmediği vurgulanmıştır. Yoksa onlar, işittiklerini anlıyorlar ve ondan yüz çeviriyorlardı. Zira bir kişinin dinleyip anlamadığı bir şeyden yüz çevirmesi imkânsızdır.
Öyleyse Kur’ân’ı Murad-ı İlahî’ye uygun olarak okuyup anlamak ve yaşamak, Kur’ân okumaktaki asıl hedef olmalıdır. Bu da onu iyi bir şekilde okumak, üzerinde düşünüp doğru bir şekilde anlamak ve ilk fırsatta gereklerini yerine getirmekle gerçekleşir.
Kur’ân, Allah’ın Ziyafet Sofrası
Bir hadiste şöyle buyrulmuştur:
“Doğrusu bu Kur’ân Allah’ın kullarına sunduğu bir ziyafet sofrasıdır. O halde gücünüz yettiğince O’nun ziyafetini kabul ediniz…Her ziyafet sahibi, davetine gelinmesini ister. Allah’ın ziyafeti ise Kur’ân’dır. O halde onu bırakmayın.”
Evet, bu sofra öyle bir sofradır ki onda herkese yer vardır; herkesi doyuracak, ikna edecek, huzura ve izzete erdirecek hikmetler onda mevcuttur ve bu sofra bitmez tükenmez nimetleriyle kıyamete kadar açık kalacak bir sofradır. Bu sofranın sahibi Yüce Allah’tır, onu insanlara sunan O’nun son peygamberidir, onun davetlileri de bütün insanlıktır.
Hadiste sofra kelimesi için özellikle me’dübe kelimesinin seçilmesi de son derece anlamlıdır. Zira me’dübe, edeb ile aynı köktendir. Buna göre Kur’ân, bir âdap-erkân ve kurallar mecmuasıdır. Zira o, hayat düsturudur. Gerçek anlamda hayatın reçetesi ondadır. Kur’ân okunmak, anlaşılmak ve yaşanmak için inmiştir.
