Namazı Ayağa Kaldırmak/namazla Ayağa Kalkmak

Hayat Düsturumuz Kur’ân’da sallû/namaz kılın ifadesinden çok ekîmü’s-salâh/namazı ikâme edin emri yer alır. Namazı ikame etme, namazı ayağa kaldırma, namazla ayağa kalkma anlamlarını öne çıkarır. İman adamı, dinin temeli olan namazı vaktinde, Allah ve Rasülünün belirlediği vakit ve şekilde, bilinçli bir şekilde eda edecek ve namaz ibadetini kulunu Rabbine yaklaştıran bir vasıta, İslam toplumunda görünen bir şiar, müminleri ötekilerden ayıran bir ayıraç olarak ortaya koyacaktır. İslama göre hayat namaz arası yaşanır, namaza göre programlanır. Beşvakit namazını muntazam kılan bir kimse, vaktinçocuğu olarak kendini programlar, iki namaz arasında günah işleyemeceğine göre mümkün mertebe kendisini günahlardan uzak tutar.

Ayetlerde namazı ikame ediniz kalıbı çoğul olarak gelir. Bu, bütün İslam toplumunun namaz ibadetini ayağa kaldırmak için bir ucundan tutması gerektiği anlamına gelir. Zira din, hayatı bütün yönleriyle kuşatan bir mecmuanın adıdır. Namaz bu kapsamlı dinin temel direğidir ve muhteşem bir temeldir. Dolayısıyla bu muhteşem direğin ayağa kaldırılması ve dimdik ayakta durması için her yaştan her müslümanın buna destek vermesi gerekir. Bir müslümanın acziyeti içerisinde tek başına bu temeli dimdik ayağa kaldırması ve ayakta tutması oldukça güçtür. Bunun için de namaz ibadetinde cemaat meşru olmuş ve cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha üstün sayılmıştır. Bunun için de namaz yediden yetmişe her mümine emredilmiş ve namazın terkedileceği bir yer ve zaman bırakılmamıştır. Kişi hazarda da namazlarını kılar, seferde de. Barış ortamında da kılar, savaş ortamında da. Sağlıklı iken de namazını kılar, hastalandığında da. Ayakta kılamıyorsa, oturarak kılar, buna da gücü yetmiyorsa yattığı yerden, nasıl kolayına geliyorsa namazlarını kılar.Ama hiçbir zaman namazı terk etmez.

NAMAZ EVRENSEL BİR İBADETTİR

Yeryüzünün ilk mabedi Kabe’dir. Demek ki ilk insandan itibaren hac ibadeti vardır ve hac ibadeti Allah’ın kulları üzerindeki hakkıdır.

Oruç ibadeti de yalnızca bu ümmete değil, bizden önceki toplumlara da farz kılınmıştır. Demek ki tüm herkes oruc ibadetine muhatap ve ona muhtaçtır. Orucu terk edenler, tüm ümmetlere yazılan evrensel bir ibadeti terk etmiş ve çok büyük kazanımlardan mahrum olmuş olurlar.

Namaz da öyle. İlk insandan itibaren rukusu ile, secdesiyle namaz vardır. Meleklerin Hz. Âdem’e secdelerinde biz bunu görüyoruz, daha sonra Âdem’den Hatem’e tüm peygamberlerin hayatında da namaz ibadetini görmekteyiz.

Kutsal Vadi Tur dağındaki Musa peygamber de namaz demiştir, beşikte konuşan İsa da namaz demiştir. Şuayb da, Zekeriya da Yahya da diğerleri de. İşte örnekler.

Yüce Rabbimiz Hz.Nuh, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’den bahsettikten sonra şöyle buyurur: Onların ardından, namazı bırakan, şehvetlerine uyan bir nesil geldi. İşte bunlar azgınlıklarının karşılığını göreceklerdir.

İbrahim’e, buna ilaveten İshak ve Yakub‘u da verdik, her birini iyi kimseler kıldık. Onları, buyruğumuz altında insanları doğru yola götüren önderler yaptık; onlara, iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar, bize kulluk eden kimselerdi.

Kitap’da İsmail’e dair anlattıklarımızı da an. Çünkü o sözünde doğru bir kimse idi, tarafımızdan gönderilmiş bir peygamberdi. Çevresinde bulunanlara namaz kılmalarını, zekat vermelerini emrederdi. Rabbinin katında hoşnutluğa ermişti.

Hz. Musa’y hitaben de şöyle buyurdu: Ey Musa! Şüphesiz Ben Allah’ım, Benden başka tanrı yoktur; Bana kulluk et; Beni anmak için namaz kıl. Musa ve kardeşine: «Mısır’da milletinize evler hazırlayın; evlerinizi namazgah edinin, namaz kılın» diye vahyettik

Melekler Hz.Zekeriya’ya namazda sesleniyorlardı: Mabette namaz kılarken melekler ona seslendiler: «Allah sana Allah’ın emriyle (vücut bulan İsa’yı) tasdik eden, efendi, iffetli, iyilerden bir peygamber olarak Yahya’yı müjdeler.

Daha beşikte iken konuşan Hz. İsa şöyle diyordu: Ben şüphesiz Allah’ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı, nerede olursam olayım beni mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe namaz kılmamı, zekat vermemi ve anneme iyi davranmamı emretti. Beni bedbaht bir zorba kılmadı.

Demek ki namaz evrenselbir ibadettir ve namaz kılmakla biz, bu tarihi ibadeti yerine getiirmişolmaktayız.

NAMAZ RUHUİLE YAŞAMAK

Namaz bir dolum ve kâmil manada olum ameliyesidir. Dolayısıyla namazla manen şarj olan ve kemale eren mümin, bu doluluğunu namazdan sonra da devam ettirmelidir. Onun için tekbirle başlayan namaz, selam ile sona ermez. Aksine selamla namaz ruhu dört bir yana yayılır. Namazın sonunda es-Selâmü aleyküm verahmetullah diyen müslüman, namazdan aldığı es-Selam ruhunu sağına soluna/dört bir yanına taşıyabilen kimsedir. Zaten es-Selâm, barış ve esenlik kaynağı Yüce Rabbimizin adıdır ve es-Selam müminlerin birbirlerine söyledikleri selamlaşma ifadesidir. İslam adı da aynı kökten gelir. Aynı zamanda Cennet yurdunun adı da es-Selâmdır. Buna göre müslüman, namazla kazandığı bütün bu selam ruhunu hayatına taşıyabilen kimsedir. Müslümanın gerçek anlamada kıldığı namaz, seccadede ve mescidde kalmaz.

Nasıl ki namaz kılan mümin, Huzurda olduğunun ve durduğunun bilincinde namazda iken kendisini, günahlardan uzak tutabiliyorsa; benzer şekilde namaz dışında da kendini günahlardan uzak tutmalıdır.Bunun için Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:

Kitap’tan sana vahyolunanı oku; namaz kıl; muhakkak ki namaz ahlaksızlıktan ve fenalıktan alıkor; Allah’ı anmak en büyük şeydir! Allah yaptıklarınızı bilir.

Demek ki, bizi fuhşuyat ve kötülüklerden alıkoymayan namaz, gerçek namaz değildir. Bu yüzden mümin, kendisini istikamet çizgisinde diri tutacak namazları kılmaya gayret etmelidir. Kim bilir belki de günlük olarak tekrar tekrar kıldığımız namazla biz, kulluk şuurunda yenilenir, en mükemmel namazı kılmaya gayret ederiz. Bu nedenle her kıldığımız naz, bir öncekinden daha kamil ve daha coşkulu olmalıdır. Bunun için diyoruz ki günde beş vakit namaz, ruhun beş öğün gıdasıdır. Nasıl ki bedenin dengesiz ve düzensiz beslenmesi, beden sağlığını bozuyorsa; ruhun da dengesiz bir şekilde beslenmesi ruh sağlığını bozmaktadır. Bunun için arada sırada namaz kılan kimse, dengesiz ve düensiz bir şekilde ruhû gıdayı alıyor demektir. Kimbilir bugün çağın hastalıkları denen buhran, stres, doyumsuzluk, huzursuzluk gibi hastalıkların temelinde bu dengesiz beslenmeler yatmaktadır.

Nitekim namazını kılan ve kavmini tevhide çağıran Hz. Şuayb’a kavmi şöyle soruyorlardı: Ey Şuayb! Babalarımızın taptığını bırakmamızı emreden veya mallarımızı istediğimiz gibi kullanmamızı meneden senin namazın midir? Kavmi biliyordu ki Şuayb peygamberin namazı onu harekete geçiriyordu. Buna göre mümin, kendinde kalan, seccadede duran birnamazı değil,emreden hayata yön veren bir namazı kılmaya bakmalıdır.

NAMAZLA İLAHÎ YARDIMI HAK ETMEK

Sabır ve namazla Allah’a sığınıp yardım isteyin; Rablerine kavuşacak ve Ona döneceklerini umanlar ve huşu duyanlardan başkasına namaz elbette ağır gelir.

Namaz ibadetiyle kişi, Rabbinin huzuruna çıkmış ve O’na dua ve iltica ile O’ndan yardım talebinde bulunmuş olur. Nitekim Peygamberimiz bir sıkıntı ve bela ile karşılaştığında namaz kılarak Allah’tan yardım diler ve rahatlamaya çalışırdı. O, ashabının suikastla şehid edildikleri haberini alınca Hz. Bilal’e hitaben “Ey Bilal, kamet ederek bizi namaza başlat da rahatlayalım!” buyurmuşlardır.

Aynı şekilde namazla Fatiha suresinde “Yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz” ilkesinin de gereği yerine gelmektedir. Zira ayette önce ibadet/kulluk sunumu, sonra yardım talebi gelmektedir.

Namazla Yüce Allah’ın huzuruna çıkan mümin, kendini ve kulluğunu O’na sunarak O’nunla konuşmakta, O’na dua edip içini dökmekte ve manen şarj olmaktadır. Böylece karşılaşacağı olaylara karşı dayanma gücü kazanmaktadır.

NAMAZI EMRETMEK

Bir müslümanın yalnızca kendisinin namaz kılması yetmez. O, aile bfertlerine ve çevresinde bulunanlara da namazı emredecek, onların da namaz kılmalarına ön ayak olacaktır. Çünkü dünyevî sofralar da aile boyu oturulduğunda huzurlu olur, manevî sofralar da öyle. Bir evde aile boyu Rabbin Huzurunda durulduğunda, o haneye huzur ve bereket iner. Ben merkezli bir hayatı yaşamayı insanların tercih ettiği günümüzde, bizlerin birbirimize olan ihtiyacı daha da artmaktadır. Zira insan nefsi kendi haline bırakılmaya gelmez. Hele bir de küçük yaşta olanların nefsi yönlendirilmeye ihtiyaçları daha da fazladır. Peygamberimize ve onun şahsında hepimize gelen bir ilahî emirde Rabbimiz şöyle buyurur:

Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de onda devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz, sana rızık veren Biziz. Sonuç Allah’a karşı gelmekten sakınanındır.

Bu ayet indikten sonra Peygamberimiz, gelin ettiği kızı Hz. Fatıma’nın kapısına uğrar ve onları sabah namazına çağırırdı. Şimdi düşünelim, Hz. Fatıma gibi Peygamberimizin dizinde yetişmiş ve küçük yaşından beri İslam’la yoğrulmuş Hz. Fatıma gibi bir hanımı ve yine çocuk yaşında müslüman olmuş ve Peygamberimizin terbiyesinde yetişmiş Hz. Ali gibi bir yiğidi Peygamberimiz sabah namazı için çağırır ve onlara namazı emrederse… Ebeveyn olarak bizlerin çocuklarımızı kendi başlarına buyruk bırakmamamızın gereği kolayca anlaşılacaktır.

Nitekim Hz. Lokaman’da o meşhur va’zında oğluna şunları söylüyordu: Ey oğulcuğum! Namazı kıl, uygun olanı buyurup fenalığı önle, başına gelene sabret; doğrusu bunlar, azmedilmeye değer/kararlılık isteyen işlerdir.

Hz.ibrahim de duasında şöyle diyordu: Rabbim! Beni ve çocuklarımı namaz kılanlardan eyle. Rabbimiz! Duamı kabul buyur.Öyleyse haydin hep birlikte namazı kuşanmaya, namazla donanmaya!

Bu içeriği sosyal medyada paylaşın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir