Güvenli Şehrin İbretlik Misali
وَضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا قَرْيَةً كَانَتْ آمِنَةً مُطْمَئِنَّةً يَأْتِيهَا رِزْقُهَا رَغَدًا مِنْ كُلِّ مَكَانٍ فَكَفَرَتْ بِأَنْعُمِ اللَّهِ فَأَذَاقَهَا اللَّهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ
وَلَقَدْ جَاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْهُمْ فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمْ الْعَذَابُ وَهُمْ ظَالِمُونَ
Allah size güven ve huzur içinde olan bir kasabayı misal verir: Her taraftan oraya bolca rızık geliyordu. Ama Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler; bu yüzden Allah onlara yaptıklarına karşılık açlık ve korku belasını tattırdı. And olsun ki, aralarından kendilerine bir peygamber gelmişti, onu yalancı saydılar. Haksızlık ederlerken azaba uğradılar.
Bir şehir, nerede olduğu önemli değil, isminin ne olduğu da gerekli değil. Nüfusunun ne kadar olduğunun da çok fazla bir önemi yok. Bu şehrin tarihin hangi safhasında varlığını sürdürdüğü ve tarihteki yerini aldığını bilmeye de gerek yok. Zaten Kur’ân, mesajlar evrensel olsun diye isimler üzerinde çok durmaz. Burada da tüm şehirler ve şehirlerin ahalisi alacağı dersi alsın, kendisini bu şehir ve halkının yerine koysun diye şehrin ismi, yeri ve zamanı belirtilmedi.
Ayette sözkonusu edilen şehrin Mekke olduğu söylenmiştir. Peygamberimiz, onları hak dine çağırdığı sırada Mekke güvenli bir şehir, ahalisi güvende ve bolluk içinde bir hayat yaşıyordu. Zira Hz. Peygamberin doğumundan kısa bir süre önce Ka’be’yi yıkmaya gelen Ebrehe ordusu ile birlikte helak olmuş, bu olay tüm çevrede duyulmuş ve Mekkelilere özel bir koruma kazandırmıştı. Onlar yolculuklarında, Mekkeli olduklarını söylediklerinde eşkıyalar bile onlara zarar vermekten çekiniyorlardı. Mekke şehri dünyanın dört bir yanından hac ve ticaret için gelen insanlarla bolluk içerisinde bir hayat sürüyordu. Ne zamanki onlara içlerinden bir peygamber geldi, onlar peygambere karşı çıktılar, onun hak davetine icabet etmediler. Bunun üzerine Yüce Allah onları kıtlıkla cezalandırdı ve onlar açlık ve saldırı korkusuyla yaşar bir hale geldiler.
Hz. Aişe ve Hz. Hafsa annelerimize göre bu şehirden kasıt Medine’dir. Medine, Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra fitnelerle sarsılmış, ekonomik sıkıntılara ve çeşitli saldırılara maruz kalmıştır. Başka şehirler olabileceği de söylenmiştir. Bu yorumlar, ayetin benzer şehirlere uyarlanması şeklinde tefsirî yorumlardır. Çünkü ayet Hz. Osman’ın şehadetinden yıllar önce Mekke’de inmiştir.
Büyük müfessir Râzî, ayette söz konusu edilen bu beldenin gerçek bir belde olabileceği gibi hayali bir şehir olabileceğini de söyler. Bu yerin Mekke olmasına dair görüşü ise pek uygun görmez. Zira çarpıcı mesel, Mekkelilere verilmektedir, dolayısıyla bu örnek verilen yer Mekke’den başka bir yer olmalıdır.
Ancak ayetteki bilgilerden öyle anlaşılıyor ki bu şehir büyük bir şehir, tam da herkesin uğradığı bir yerde stratejik bir noktada bulunuyor. Şehir halkı, mimari ve sanatta ileri seviyede idiler. Onun için ayette, sanatkarane bir şekilde yaptıkları yüzünden buyrulmuştur. Her yerden oraya insanlar geliyor, onlarla beraber de şehrin rızkı geliyor, ekonomi çarkı hızlıca dönüyor. Refah seviyesi yüksek mi yüksek. Yani hem güvenli hem ahalisini doyuran, oradan göç etmek istemeyecek şekilde onları iskân eden bir yer. Bulunduğu konumuyla, havasıyla, suyuyla güzel mi güzel, yeterli mi yeterli bir şehir. Tıpkı Hz. İbrahim’in duasında zikrettiği gibi: Rabbimiz! İnsanların gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için onları ürünlerle rızıklandır. Yine ayetlerde Mekke’nin bu özellikleri şöyle anlatılmıştır: Onları katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürününün toplandığı güvenli ve kutlu bir yere yerleştirmedik mi? Ama çoğu bilmezler. Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken Bizim Mekke’yi güven içinde ve kutsal bir yer kıldığımızı görmediler mı? Batıla inanıp Allah’ın nimetini inkar mı ediyorlar? Zaten bir yerleşim yeri için öncelikle lazım olan üç şey vardır: Emniyet, sağlık/huzur ve rızık… Onlar bu maddî nimetlerin kıymetini bilmediler, Yüce Allah onlara dünyevî açlık ve korku azaplarını tattırdı. Yine onlar kendilerine gelen manevî nimet Peygamberin kıymetini bilmediler, onu yalanladılar, şehirlerinden sürüp çıkardılar, buna karşılık cezaları da ilahî azaba çarptırılmak oldu. Evet, bir peygamberin şehrin içerisinden çıkması ve onların ayağına gelmesi onlar için büyük bir ikram ve nimetti. Gelen o elçi de onlara nimetleri hatırlatmış, buna karşılık nimetlerin asıl sahibine inanmayı ve O’na şükretmeyi onlara söylemişti.
Ne var ki şehir ahalisi, bu nimetlerin, bu rahatlık ve refahın kıymetini bilemediler, şükrünü eda edemediler. Tam tersine nankörlük yaptılar ve bu nimetleri bahşeden Yüce Allah’ı görmezden geldiler. Yüce Allah da onların cezasını veriverdi, onlara açlık ve korkuları tattırıverdi. Yapıp ettikleri şeyler onların sonunu getirdi. Oysa onlara da hakikati anlatan, adalet ve hakkaniyete çağıran elçiler gelmişti. Ama onlar o elçilerin kıymetini bilmediler, onları yalanladılar, onların çağrısına sırt çevirdiler ve zalimlerden oldular. Hâlbuki zulüm ile abât olunamazdı. Öyle de oldular, beklemedikleri bir zamanda, beklemedikleri bir yerden azap onları yakalayıverdi ve sonları berbat oldu.
Ayette açlık ve korku, bir elbiseye benzetilmiş ve Allah onlara yaptıklarına karşılık açlık ve korku elbisesini tattırdı/giydirdi, buyrulmuştur. Aslında açlık-korku tadılır, elbise giyilir. Yaşananlar tıpkı giyilen elbise çeşit ve renkleri gibi onlara farklı şekilde tesir ediyor, renklerini solduruyor, morallerini bozuyordu. Açlık ve kıtlık onları bir elbise gibi her yandan sarıp sarmaladı. Nitekim bu şehrin Mekke olma ihtimaline göre, Mekkeliler peygamberimizi yalanlayınca Yüce Allah, onları yedi sene açlıkla azaplandırdı. Hatta leş, kemik, kan, deve yünü ve deri yemek zorunda kaldılar.
Ne var ki Yüce Rabbimiz, mesajın evrensel olması için Mekke ismini açıkça zikretmedi. Zira bu özelliğe ait şehirler ve halklar her zaman olabilir. Dün olabildiği gibi, bugün de olabilir. Dolayısıyla ayette anlatılanları herkes üzerine alsın, herkes ayetten alınacak dersi alsın.
Ayette yaptıklarına karşılık ifadesinde SaNeA kökünün kullanılması, halkın yapıp ettiklerini kendilerine göre güzel görerek, özene bezene, sanatkarane bir şekilde yaptıklarına işaret etmektedir. Zira çoğu zaman yanlış yapanlar, yaptıklarını doğru/iyi/güzel sanarak, özene bezen yaparlar. Nitekim ayette bu konu şöyle ifade edilmiştir: Dünya hayatında, çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı. Demek ki insanın yapıp ettiklerini, kendince iyi/güzel görmesi yeterli değildir. Önemli olan Allah’ın Kitabı ve Rasülün Sünnetine göre iyi/doğru/güzel olmasıdır. Zaten ma’rûf, öncelikle dinin koyucusunun ve akl-i selimin iyi-güzel gördüğü; münker de dinin koyucusu ve akl-i selimin kötü-çirkin gördüğü şeydir.
Onlar, kendilerinden önce nice nimetlere ermiş, güçlü, donanımlı toplumların dünya sahnesinden geçip gittiklerini görmeli ve onlardan ders almalıydılar. Kârun (ve benzeri niceleri) Allah’ın, önceleri, ondan daha güçlü ve topladığı şey daha fazla olan nice nesilleri yok ettiğini bilmez mi? Yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce ve kendilerinden daha kuvvetli olan ve yeryüzünde daha çok eser bırakan kimselerin sonuçlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Allah onları suçlarıyla yakalamıştır. Allah’a karşı onları koruyan yoktur. Yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce geçmiş kimselerin sonlarının nasıl olduğuna bakmazlar mı? Ki onlar kendilerinden daha kuvvetli idiler, yeryüzünü kazıp alt üst ederek onlardan çok imar etmiş kimseydiler ve onlara belgelerle peygamberler gelmişti. Böylece Allah onlara zulmetmiyor, onlar kendilerine zulmediyorlardı. Yeryüzünde gezip, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmezler mı? Onlar, kendilerinden daha kuvvetliydiler. Göklerde ve yerde Allah’ı aciz bırakabilecek yoktur. Şüphesiz O bilendir, Kadir olandır. Seni sürüp çıkaran kasabadan daha kuvvetli olan nice kasabaları yok ettik. Yardım edenleri bulunmadı. Demek ki bir toplumun ekonomik bakımdan güçlü kuvvetli, sayı bakımından kalabalık ve donanımlı olması onları aldatmamalı, şımartmamalıdır. Tam tersine bütün bunlar, onların imanını kuvvetlendirmeli, şükrünü artırmalıdır.
Çarpıcı Misalin İbretlik Dersi
Külfetler gibi, nimetler de sınav sorularıdır. İnsan nimetleri fark etmeli, kıymetini bilmelidirler. Nimetin asıl sahibi olarak Yüce Allah’ı bilip O’na şükreden kullar olmalıdırlar. Nimetlerin, yanlarında emanet olduğunu, bir gün alınıvereceğini unutmamalıdırlar. Tarih boyunca nice insanlar, kendilerine bahşedilen nimetlerle şımardılar, gurur ve kibre kapılıp sapkınlık yaptılar, sonunda da helak olup gittiler. Nimetlere karşı şükredenler ise, izzet içerisinde yaşadılar. Dünya nimetleri geçicidir, bir gün elden çıkabilir. Onun için az olsun, çok olsun o nimetleri görmeli ve onlardan hesaba çekileceğimizin bilincinde onların şükrünü eda etmelidir. Aksi takdirde azap, dünya ve ahirette hiç beklenmedik bir zamanda, beklenmedik bir şekilde geliverir.
