Gerçek Özgürlük: Kulluk
Yüce Yaratıcının donanımlı olarak yarattığı insan, sahip olduğu bütün meziyetlerine rağmen aciz bir varlıktır. İnsanın kendi kendine yetmesi mümkün değildir. Bunun için Kur’ân, insanlığa şöyle seslenir: Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız, Allah ise müstağnidir, övülmeye layık olandır. (Fâtır 35/15) İnsan var olmak ve varlığını sürdürmek için Yüce Yaratıcıya muhtaçtır. O’nun maddî ve manevî nimetlerine muhtaçtır. Ayette Allah’ın nimetlerine muhtaçsınız denilmemiş, doğrudan Allah’a muhtaçsınız buyrulmuştur. Buna göre insan, Yüce Allah’ın havasına, suyuna ve diğer nimetlerine muhtaç olduğu gibi; O’na inanmaya, O’na bağlanmaya, O’na dua ve ibadet etmeye de muhtaçtır. Nitekim insanlık tarihi, insanın kendine yetmediğini, kendi imkânlarının onu doğru yola getirmeye ve doğru yolda tutmaya yetmediğine tanıktır. İlk insandan itibaren, son peygambere kadar bu kadar Allah elçisi insanlığı doğruya, iyiye, güzele, faydalı olana çağırdıkları halde, insanlık çoğu zaman sapmaktan, yanlış yapmaktan ve aşağılık işlerden kendini kurtaramamıştır. Kendilerine Yüce Allah’ı hatırlatan ve O’nun dinini öğreten peygamberlerin çağrısına uydukları sürece insanlık, izzet ve saadet içerisinde yaşayabilmiştir.
Buna göre insanın önünde iki alternatif vardır: Ya Yüce Yaratıcıya bağlanıp O’na kul olacak ve bu şekilde gerçek özgürlüğü bulacak; ya da başka varlıkların kulu kölesi olacaktır. Yüce Yaratıcının aşkınlığı ve erişilmez gücü düşünüldüğünde insan için en uygun olan, yalnızca Yüce Allah’a kul olmasıdır. Zaten insanın yaratılış amacı da budur. Bu kondu Rabbimiz şöyle buyurur: Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım. (Zâriyât 51/56) Müfessirlerce ayetteki kulluk, Allah’ı birlemek, O’nu tanımak, O’nun emir ve yasaklarını bilip gereğini yerine getirmek olarak anlaşılmıştır. (Tefsiru Mukâtil)
Yüce Rabbimiz, insanın önündeki bu iki alternatifi belirtirken, onu sapmaması için uyarır: Biz ona eğri ve doğru iki yolu da göstermedik mi? (Beled 90/10) Şüphesiz ona yol gösterdik; buna kimi şükreder, kimi de nankörlük. (İnsan 76/3) Gerçek Rabbinizdendir. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin. (Kehf 18/29) Ben size, şeytana tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye bildirmedim mi? (Yâsîn 36/60-61)
Yüce Allah’a kulluk, O’nu gereği gibi tanımak, O’na bağlanıp O’nun rızasını kazanmak için çalışmak, O’na karşı sorumluluklarını yerine getirmek, dua, ibadet ve taati yalnızca O’na has kılmakla mümkündür. İman ve sâlih ameller Allah’a kulluğun göstergeleridir. Nitekim müminler günlük olarak tekrar tekrar okudukları Fâtiha suresinde Yalnızca sana ibadet/kulluk eder ve yalnızca senden yardım dileriz diyerek O’na bağlı olduklarını ve yalnızca O’nun kulu olduklarını dile getirirler. Bütün Peygamberlerin ortak mesajı, insanlığı Allah’a kulluğa çağırmak olmuştur: Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona, ‘Benden başka ilâh yoktur, şu halde bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya 21/25) Ey insanlar! (Azaptan) korunmak için sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kul olun. (Bakara 2/21)
Yüce Allah’a kulluk, insan için en büyük şereftir. Kulluğun süresi ömür boyudur: Ölüm gelinceye kadar Rabbine kul ol!(Hicr15/99) Kulluk, öteki dünyada da devam edecek olan bir sorumluluktur. Cennette ibadet olmayacaktır ancak cennetlikler orada da Yüce Allah’ın kulu olmaya devam edeceklerdir. Onun için Hz. Peygamber, büyük mucizelerden biri olan İsra mucizesi ile anılırken kulluk unvanıyla anılır. Kulunu bir gece Mescidi Haram’dan, kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksâ’ya götüren Allah’ın şânı ne yücedir! Doğrusu O, işitir ve görür. (İsrâ 17/1) Hz. Peygamberin cinlerle buluşup onlara Kur’ân okuması anlatılırken de Abdullah/Allah’ın kulu unvanıyla anılır. (Cin 72/19) Kelime-i Şahadette de Abdühü ve Rasülüh denilerek O’nun Allah’a kul oluşu, O’nun elçisi oluşundan önce zikredilir. Onun kul oluşunun zikredilmesindeki temel amaç, onun insanlık için örnek bir kul oluşunu hatırlatmak ve onu insanüstü nitelemelerden uzak tutmaktır.
Bütün bunlar bize, Allah’a kulluğun ne büyük bir şeref ve saadet olduğunu gösterir. Zaten Yüce Rabbimiz, O’nun katında bize değer kazandıracak asıl ölçünün kulluk olduğunu bildirir: Kulluğunuz/duanız/ibadetiniz olmasa Rabbim size ne diye değer versin? (Furkân 25/77)
Bazılarının sandığı gibi Allah’a kulluk, asla sıradan bir kölelik değildir. Aksine O’na kulluk, insanı zelil eden diğer kölelik ve esaret zincirlerinden kurtulmaktır. Onun için Allah’a kulluk, gerçek özgürlüktür. Tıpkı Hz. Mevlânâ’nın dediği gibi: Ben kul oldum, ben kul oldum... Ben zayıf bir kul olduğumu ve kulluğumun gereğini ifade edemediğim için utanıp başımı önüme eğdim. Her köle azat edilince sevinir. İlâhî, bense Sana kul/köle olduğum için seviniyorum. (Tahirü’l-Mevlevî, Mesnevî Şerhi, I, 41) Hz. Ali gerçek kulluğun, hakiki özgürlük olduğunu şöyle açıklar: Sevap elde etmek için Allah’a kulluk, tâcirlerin ibadetidir. Korkudan dolayı kulluk, kölelerin ibadetidir. Allah’a şükretmek için kulluk ise, işte asıl hürlerin ibadeti budur. (Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi, I, 46-47.)
Kulluk, insanın kendine yatırımıdır. Zira gerçek kul, Allah’a kulluğunun karşılığını hem dünyada görecek, hem de ahirette görecektir. Yüce Allah’ın ise hiç kimsenin kulluğuna ihtiyacı yoktur. O’na kulluğa ihtiyacı olan insanlardır. Yüce Yaratıcı, kullarına iki dünya saadeti vaat etmiştir. O’nun ölçüleri doğrultusunda yaşamanın karşılığı hem bu dünyada, hem de öteki dünyada olacaktır. Allah’tan başka kendisine kulluk yapılanlar ise bu geçici dünyada sonlu ve sınırlı bir kısım şeyler vaat etseler dahi onların öteki dünyaları da yoktur, öteki dünyada kullarına verebilecekleri bir şeyleri de yoktur. Ahirette Yüce Allah kullarına, ey benim kullarım, buyurun cennetime girin derken, diğerleri kulluklarını inkâr edecekler ve birbirlerinden uzak olmaya çalışacaklardır. Şeytan onlara işlediklerini güzel gösterdi ve ‘Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur; doğrusu ben de size yardımcıyım’ dedi. İki ordu karşılaşınca da, geri dönüp, ‘Benim sizinle ilgim yok; doğrusu sizin görmediğinizi ben görüyorum ve şüphesiz Allah’tan korkuyorum, Allah’ın azabı şiddetlidir’ dedi. (Enfâl 8/48) İş olup bitince, şeytan: ‘Doğrusu Allah size gerçeği söz vermişti. Ben de size söz verdim ama sonra caydım; esasen sizi zorlayacak bir nüfuzum da yoktu; sadece çağırdım, siz de geldiniz. O halde, beni değil kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Beni Allah’a ortak koşmanızı daha önce kabul etmemiştim; doğrusu zalimlere can yakan bir azap vardır’ der. (İbrahim 14/22)
Sözgelimi kestiğimiz kurbanların, ne kanları ne etleri Allah’a ulaşır. Kurbanlarımızın etlerini de biz, kendimiz yer yahut yediririz. Benzer şekilde infaklarımız da kendi hem cinslerimiz içindir. Namazımız, orucumuz, haccımız da öyle. Namaz kılarız, bizi kötülüklerden alıkoysun ve bizi iyi insan kılsın diye. Oruç tutarız bizi kötülüklerden tutsun, iyi insan yapsın diye. Hac yaparız, bizi temizlesin, arındırsın diye. İnfakta bulunuruz, bizi bencillikten, dünyevileşmekten temizlesin, fakirlerin kıskançlık ve düşmanlığından korusun diye. Daha da önemlisi bunların hepsini yaparız, bizi Rabbimize yaklaştırsın, başkalarının kul ve kölesi olmaktan kurtarsın diye. De ki: Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi Allah içindir. (Enâm 6/162)
İbadetlerin hepsi kendimiz içinse, o zaman onları kendimize yaraşır bir biçimde, içtenlikle ve en güzel şekilde yerine getirmeliyiz. Kendimize infak etmek istesek, malın en kötüsünden, vaktini geciktirerek, istemeye istemeye mi veririz, yoksa en iyisinden, vaktinden önce, can ü gönülden mi veririz? Tıpkı bunun gibi namaz kılmak, kişinin kendisine cennetten bir köşk yapması ise; kendimiz için yapacağımız köşke hile hurda karıştırır mıyız, onu dolduruşa getirerek, rastgele yapar mıyız?
Öyleyse kendimize yaraşır bir şekilde yapalım, yapacaklarımızı. Mademki Niyet ettim Allah için işlemey diye niyet ediyoruz her ibadete, o halde onları Yüce Rabbimize yaraşır şekilde ifa etmeliyiz. O’na gönül rahatlığı ile sunamayacağımız ibadetlerin, ne kendimize ne başkasına bir hayrı olacaktır!
Rabbimiz şöyle buyuruyor: Kim şükrederse, kendisine şükretmiş olur. (Lokman 31/12) Hayır namına harcadığınız her şey kendinizedir, zaten ancak Allah’ın rızasını kazanmak için sarfedersiniz. Harcadığınız iyi bir şeyin karşılığı haksızlığa uğratılmaksızın fazlasıyla size verilir. (Bakara 2/272)
Kim cihad ederse, kendisi için etmiş olur. (Ankebût 29/6) Siz iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz o da kendinize olur. (İsrâ 17/7)
O halde kulluğumuz O’na yaraşır bir kulluk olsun. İbadetlerimiz gönül rahatlığı ile O’na sunabileceğimiz ibadetler olsun! Unutmayalım bizim O’nun katında yerimiz ve değerimiz, O’na sergileyeceğimiz kulluk ölçüsünde ve kalitesinde olacaktır. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Allah her şeyi bilendir ve her şeyden haberdardır. (Hucurât 49/13)
