Yörüngelerle Dolu Semâya Andolsun Ki, Sizler Gerçeğe Aykırı Şeyler Söylüyorsunuz!
وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْحُبُكِ إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ
يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ الَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ سَاهُونَ
İçinde yörüngeler bulunan/özenle dokunmuş göğe and olsun ki, ey inkârcılar, siz, şüphesiz aykırı görüştesiniz. Bundan, dönebilecek kimseler döndürülür. Yalancılığı itiyat edinenlerin, bilgisizliğe saplanıp kalanların canları çıksın!
Birbirinden ayrılmış türlü türlü gök cisimleri. Farklı görünüm, şekil ve görevleriyle hepsi Yüce Allah’ın eşsiz ve erişilmez kudretinin gösterirler. Her biri yaratılış gayelerine uygun hareket ederler ve vazifelerini yerine getirirler.
Zâtü’l-hubük, en güzel, en sağlam ve muazzam şekilde tanzim edilmiş; ince ince sanatkarane bir şekilde dokunmuş, tüm gök cisimlerinin hareket menzilleriyle, izleyecekleri yolları en güzel biçimde dizayn edilmiş, dayanmış döşenmiş demektir. Gökyüzünün hem göze hem gönle hitap eden eşsiz bir güzelliği vardır. O, hem şekil bakımından sağlamdır, hem de intizam açısından muhkemdir. Gökyüzünde sürekli hareketlilik vardır. Yıldızların doğuşu, akışı, batışı, ışık saçışı, semaya renk ve güzellik katışı… Diğer gök cisimleri… Hepsi hareket halindedir. Ama hepsi belli bir düzen ve intizam içerisindedir. Hepsi Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, ilmine, hikmetine, kudretine tanıklık eder. Hepsi yaratılış gayeleri doğrultusunda hareket ederler, vazifelerini yerine getirirler.
Kavl i muhtelif ise Kur’ân, hayat, ahiret hakkında farklı iddialarda bulunanların söyledikleri sözler demektir. Onların bütün bu konularda farklı farklı, gerçeğe aykırı, birbirine ters ve tutarsız görüşler içerisinde olmaları, yeminin cevabı olmuştur.
Müşrikler, Allah Kelamı Kur’ân hakkında ne diyeceklerini şaşırmışlardı: Kimi bu şiirdir diyordu, kimi bu sihirdir diyordu. Kimi zaman bu eskilerin masallarından ibarettir diyorlardı, kimi zaman da cin sözü, deli saçması sözler diyorlardı. Kararsızlık içerisindeydiler. Aslında Kur’ân’ın sıradan, herhangi bir söz dizini olmadığını biliyorlardı. Onun Hz. Peygamberin sözü olmadığını biliyorlardı. Çünkü ondan etkileniyorlardı. Ama inat ve inkârları onları, onun hakkında olmadık şeyleri söylemeye sevk ediyordu. Söylediklerine kendileri de inanmıyorlardı. Onun ilhahî hak kitap olduğunu kabul etmemek için bahaneler üretiyorlar, onun hakkında birbirinden farklı, tutarsız şeyler söylüyorlardı:
İnkâr edenler: Bu Kuran uydurmadır, ona başka bir topluluk yardım etmiştir, diyerek haksız ve asılsız bir söz uydurdular. Kur’ân öncekilerin masallarıdır; başkalarına yazdırıp sabah akşam kendisine okunmaktadır, dediler. Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim ki, Kur’ân şerefli bir elçinin getirdiği sözdür. O, şair sözü değildir; ne az inanıyorsunuz! Kâhin sözü de değildir; ne az düşünüyorsunuz! Kur’ân, âlemlerin Rabbinden indirilmedir.
Günümüz çağdaş müşrikleri de Kur’ân hakkında tutarsız ve temelsiz şeyler söylemeye devem ediyorlar: Hayat düsturu ve hayat kitabı olarak indirilmiş olan Kur’ân’ı hayattan soyutlamak isteyenler… Onu yalnızca ölülere okunmak üzere indiğini sananlar… Onu camiye, hafızların kafasına yahut işlemeli torbalara hapsetmek isteyenler… Ondaki İlahî hükümlere, günü geçmiş, eskimiş çöl kanunu yaftasını vuranlar… Parçacı bir yaklaşımla Onun bir kısım ayetlerini bayraklaştırıp, bir kısmını görmezden gelenler… Ona sımsıkı sarılmak yerine onu ellerin ucuyla tutan yahut dillerinin ucuyla okuyanlar… Onun hükümlerini bırakıp cahiliye hükümlerine yönelenler ve benzeri pek çok farklı yaklaşım da bu ayette işaret edilenlerin içerisine girer. Onlar kâinat kitabını satır satır eşsiz güzellikte donatan Yüce Rabbin, insanlık için seçip gönderdiği İlahî Kelamın eşsizliğini düşünmeli, görmeli ve anlamalıdırlar. Yaratan, hiç yarattığını bilmez mi? O, bütün incelikleri bilen, her şeyden haberdar olandır.
Onlar, Kur’ân hakkında farklı görüşler ileri sürdükleri gibi, dünya hayatını yorumlamada da farklı görüşler ileri sürüyorlardı. Kimine göre hayat, yalnızca bu dünya hayatından ibaretti. Ölüm, bitiş ve yok olup gitmekti. Bu sakat anlayışa göre öldükten sonra dirilmek ve ahiret hayatı yoktu. Onun için insan, ne yaparsa bu dünyada yapacak, yaptığı da yanına kalacaktı… Kimileri şayet ahiret varsa, orada da şanslı olacaklarını iddia ediyorlardı. Bu dünyada variyetli oldukları gibi orada da variyetli, güçlü olacaklarını sanıyorlardı.
Onlar, dünya hayatının görülen kısmını bilirler. Onlar, ahiretten habersizdirler. Öldüğünüz, toprak ve kemik yığını olduğunuz zaman tekrar dirilmenizle sizi tehdit mi ediyor? Oysa tehdit edildiğiniz şey ne kadar, hem de ne kadar uzak! Hayat ancak bu dünyadakidir. Ölürüz ve yaşarız; tekrar diriltilmeyiz. Hayat, ancak bu dünyadaki hayatımızdır. Ölürüz ve yaşarız; bizi ancak zamanın geçişi yokluğa sürükler, derler. Onların bu hususta bir bilgisi yoktur, sadece böyle sanırlar.
İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki hemen apaçık bir hasım kesilir ve kendi yaratılışını unutur da: ‘Çürümüş kemikleri kim yaratacak’ diyerek, Bize misal vermeye kalkar?
O variyetli kişi kendisine böylece yazık ederek bahçesine girerken şöyle dedi: Bu bahçenin batacağını hiç zannetmem. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, and olsun ki orada bundan daha iyisini bulurum.
Onlar, bir Allah’a ve O’nun Rasülüne uymadıkları için farklı farklı, birbiriyle çelişen tutarsız, saçma sapan sözler söyleyebiliyorlardı. Yaratan olarak kabul ettikleri Yüce Allah’ı yöneten olarak kabul etmiyorlardı. Allah’ın seçkin elçisine itaat etmeyi bırakıp, ins ve cin şeytanlarının, kâhin ve sihirbazların yollarına uymayı yeğliyorlardı.
Evet, semadaki cisimler de farklı farklıydı ama onlar birbirleriyle tutarlı ve uyum içerisindeydiler. Onlar en güzel ve en sağlam şekilde yaratılmış varlıklardı. Onlar farklıydı ama farklılıkları yerli yerinceydi. Uyum içerisinde vazifelerini yerine getiriyorlardı. Müşriklerin Kur’ân yahut hayat veya ahiret hakkında söyledikleri sözler de farklıydı, ama tutarsızdı, temelsizdi, aslı astarı yoktu.
Bundan, dönebilecek kimseler döndürülür. Yalancılığı itiyat edinenlerin, bilgisizliğe saplanıp kalanların canları çıksın!
Onlar Kur’ân hakkında söyledikleri bu sözlerle hem kendileri sapıyor, hem başkalarını saptırıyorlardı. Kur’ân’dan ve Kur’ân hakikatlerinden sapıyorlardı. Gökteki cisimler insanlara ışık saçıyor, onlara yol gösteriyordu. Çünkü onlar hakikatin göstergesi ayetlerdi. Bu müşrikler ise hakikatin göstergesi olan ayetleri inkâr ediyor ve onlar hakkında asılsız şeyler söylüyorlardı. Onlar gökyüzü başta olmak üzere kâinat kitabının ayetlerini de görmezden geliyorlar, Kur’ân’ın ayetlerini de inkâr ediyorlardı. Ne kevnî ayetleri anlayıp Rabbe giden yola giriyorlardı ne de Kur’ân ayetlerine uyup doğru yolu buluyorlardı. Onlar, yoldan çıkmış sapkınlardı. Onlar, bilgisizlik, yalancılık, inat içerisinde bocalayıp duruyorlardı.
Bu tutarsızlıklardan dönmek isteyen, arayış içerisinde olan kimseler dönüp kurtulabileceklerdi. Ama düştüğü bataklıkta bocalayan, kendisini kurtarmak isteyene gözünü kapatıp elini vermeyen, aklını kullanmayan kimseler, o sapkınlıkları içerisinde kıvranıp duracaklardır. Burada kul hak edecek, Allah da halk edecekti. Kul, hidayete müstahak olursa ona hidayet nasip olacak; inkâra şartlanıp sapıklığı tercih edenler ise onda kalacaktı. Onun için insanın yanlıştan dönebilmesi, batıldan kurtulup hakka ulaşabilmesi, kendisini sorgulamasına, düşüncesini test etmesine, hakkı arayıp soruşturmasına bağlıdır. Yanlış yolda olanlar, bir an durup düşünmelidirler: Ya Peygamberlerin haber verdikleri doğruysa, ya ahiret-hesap varsa! Ya öldükten sonra diriliş gerçekse!.. Evet bu sorularla kendi düşünce ve saplantılarını bir kez daha gözden geçirmelidirler.
Şimdi bu söylediklerimizi özetleyelim:
Yemin eden: Yüce Allah.
Kendisiyle Yemin Edilen: Gök cisimleriyle dopdolu olan, sayısız özellik ve eşsiz güzellikteki semâ.
Üzerine Yemin Edilen: Ey insanlar sizler de farklı farklısınız, düşünceleriniz, inançlarınız da farklı farklıdır. Kur’ân, Din, hayat ve ahiret hakkında söyledikleriniz de farklı farklıdır. Şimdi bu birbirinden farklı ve tutarsız saplantıları test etme zamanı!
Alâka: Gökyüzü farklı farklı cisimlerle doludur. Siz onların bir kısmını biliyorsunuz, çoğunu da bilmiyorsunuz. O farklı farklı cisimler, belli plan ve düzen içerisindedir. Onlar yaratılış gayelerine uygun hareket ederler, birbirleriyle uyum içerisinde görevlerini yerine getirirler. Oysa yaratılış gayesine uygun hareket etmek, uyum içerisinde yaşamak en fazla, akıllı ve şerefli bir varlık olan insana yaraşır. Ne var ki çoğu insan, bunu idrak edemedi, şeytana ve nefse uydu. Fıtrattan koptu, kendine yabancılaştı. Ayrılığa düştü. Kâinattaki tesbih korosuna katılmadı, düzeni bozdu, bozgunculuk yaptı. İnsan, kâinata bakıp ondaki nizam ve intizamdan ders almalı, ayrılık gayrılık ve firaktan kurtulmalıdır. İşte o zaman huzur ve doyuma erecek, izzet ve cenneti hak edecek, dünya ve ahirette kurtulanlardan olacaktır.
Her gökyüzüne baktığımızda, güneşi-ayı-yıldızları seyrettiğimizde bu gerçekleri hatırlıyor muyuz? Gökleri yedi kat üzerine yaratan O’dur. Rahman’ın bu yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak, bir çatlak görebilir misin? Bir aksaklık bulmak için gözünü tekrar tekrar çevir bak; ama göz umduğunu bulamayıp bitkin ve yorgun düşer. And olsun ki, yakın göğü kandillerle donattık, onlarla şeytanların taşlanmasını sağladık ve şeytanlara çılgın alev azabını hazırladık. Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru, derler.
