Gönül ve Beyin, İman ve Akıl Birlikte Dünya ve Ahiret Cennetine
İnsan, düşünen, konuşan, iradeli bir canlıdır. Diğer bir kısım canlıların düşündüğü, konuştuğu varsayılsa bile insanın düşünmesi, konuşması insana özgüdür. İnsana kendisine bahşedilen bu özgün yönlerini aklıyla kullanır. Alıkoymak ve bağlamak gibi anlamlara gelen akıl, insanın sorumlu olması için gerekli olan çok önemli bir ön şarttır. Dinen sorumlu olabilmek için akıllı olmak şarttır. Bütün ibadetlerin farz olmasının temel şartı da akıllı olmaktır. Onun için aklı olmayanın dini yoktur/aklı olmayan dini yükümlülüklerden sorumlu değildir denilmiştir. Akıl sahibini yaptığı iyilikler sebebiyle mükafatlandırılmasına, kötülükler sebebiyle de cezalandırılmasına sebep olan bir güçtür. İnsanlığın doğru yolu bulması, o yolda kalması ve o yolda mesafe kaydetmesi için seçilip gönderilen peygamberler de en akıllı insanlardan seçilmişlerdir. Bu anlamda fetanet/en Akıllı olma, peygamberlerin temel özelliklerinden biridir. Olaylara akıl ve iman gözüyle bakabilme demek olan firaset de her müminin temel özelliğidir. Bu yüzden hadiste şöyle buyrulmuştur: Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah’ın nuruyla bakar. (Tirmizî, Tefsîru”l-Kur’ân, 15)
Kur’ân’da pek çok ayet, insanları akıllarını kullanmaya davet eder. Kur’ân’da yalın olarak akıl kelimesi geçmez. Ancak akıl kökünden türeyen fiiller geçer. Kırk dokuz ayette aklederler, akletmezler, akletmez misiniz şeklinde kullanımlar yer alır. Buradan hareketle diyebiliriz ki Kur’ân çok akıllı olmaktan ziyade aklı kullanmanın önemine dikkat çekmektedir. Kur’ân’a göre akıllı olmak önemlidir, ama bundan daha önemlisi aklı kullanmaktır. Onun için Kur’ân, işlevsel akla önem verir. Aklı kullanmaktan maksat ise, aklı doğruyu bulmada, doğruda kalmada ve doğru işleri üretip yapmada kullanmaktır. Yoksa vurgunculuk, soygunculuk, yolsuzluk, soysuzluk gibi yanlış işleri de yapanlar akıllı kimselerdir. Ne var ki bunlar akıllarını yanlış işlerde, yanlış yollarda kullanmaktadırlar.
Bu yüzden Kur’ân, akıl-kalp-gönül ilişkisine dikkatlerimizi çeker. Kalp ile düşünmek ve kalp ile anlamak bir Kur’ân söylemidir. Aklı hep fiil formunda kullanarak sürekli çalışan bir aklı hedefleyen ve düşünen bir topluma inmiş olan Kur’ân, insanları düşünüp ibret almaya çağırırken şöyle seslenir:
“Hiç yeryüzünde gezmediler mi ki, kendilerinden önce mahvolanların yerlerini görsünler de düşünecekleri kalpleri, işitecekleri kulakları olsun, akılları başlarına gelsin, hak sözünü işitsinler. Zira gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerdeki kalpler kör olur. ” (Hac 22/46)
Bu ayetiyle Kur’ân, geçmişi ibret nazarıyla okuyup ondan geleceğe dönük dersler çıkarmayı istemektedir. Zaten, akletmek geçmiş ile gelecek arasında sağlıklı bir bağ kurma eyleminin adıdır.
Kalpleri, gözleri, kulakları olduğu halde, onları yerli yerince kullanamayan gafilleri anlatırken de Kur’ân şöyle der:
“Andolsun, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık ki kalpleri var, fakat onlarla anlamazlar; gözleri var, fakat onlarla görmezler; kulakları var, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapık… Ve işte gafiller onlardır!” (A’raf 7/179)
Gönül gözünün kör olmaması için kalp ile düşünmelidir. Zira kalp ile düşünmek, metafizikten kopmadan, fiziği kavramaya, eşyanın hakikatine ermeye çalışmaktır. Kalp, imanın ve imanın meyveleri olan sevgi, aşk, niyet, nefret, öfke, azim, sabır gibi değerlerin merkezidir. Kalp ile düşünme sayesinde, kalpteki tüm bu güzellikler eylemlere yansıyacaktır Kalp ile düşünme sonucu, tam da Kur’ân’ın istediği gönül aklıyla düşünmek, gönül gözüyle görmek, gönül kulağıyla işitmek ve gönül diliyle söylemek gerçekleşecek; böylece bu eylemler gönülden ve içten yapılacaktır. Bir eylemin gönül merkezli olması, onu sapkınlıktan kurtardığı gibi, yapmacıklıktan da kurtarır. Gönülden yapılan iş, istikamet çizgisinde Allah için yapılan bir iştir.
Kalp ile olan düşünme, doğru fikir ve düşünceleri doğurur. Gönül gözüyle görme, her şeyde ve her zaman hakkı görmeyi sağlar. Gönül kulağıyla dinleme, gerçeği duyup gerçek olarak algılamaya vesile olur. Gönül diliyle söyleme, doğruların etkili bir biçimde söylemesini sağlar.
Gönülle irtibatlı olmayan akıl, yanlı ve tek taraflı düşünecek, tek kanatla uçmaya çalışan bir kuşun durumuna düşecektir. Ve çoğu zaman düşündüğü şeylerin içinden çıkamayacak ve çamura batacaktır. Bu yüzden akıl gönülle koordineli çalışmalıdır.
İnsan kalbiyle düşünmeye ve tüm organlarını gönlüyle irtibatlı kullanmaya başladığı zaman, Yüce Yaratıcının hoşnutluğunu kazanır ve O’nun yardımına mazhar olur. O zaman Yüce Allah, onun konuşan dili, gören gözü, işiten kulağı, tutan eli kısaca her şeyi olur. Artık o kişi, kötülük düşünemez, günah kurguları kuramaz, kötü şeyleri söyleyemez, kötü gözle bakamaz, kötülüklere kulak veremez. Her zaman ve şartta hep hakkın adamı olur; hakkı, iyi ve güzeli düşünür, işitir, söyler ve işler. Kısaca kalp ile düşünmek, hayata yansır, hayatın her alanında kendisini gösterir.
İnanan insanın gönlü, Allah’ın emrinde olacağından, gönül merkezli eylemleri de O’nun ölçüleri doğrultusunda olacaktır. Bir kudsî hadiste belirtildiği gibi iman adamının düşünen gönlü/aklı, gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli, yürüyen ayağı eylemlerini Allah adına yapacaktır. Bu durumda ondan kendisine, insanlığa ve tüm evrene zarar veren bir eylem sadır olmaz. Çünkü o, Yaratıcının hakları ile yaratılanların haklarına riayet eden, her zaman ve şartta yararlı işler yapan salih insandır. Salih insan, Yaratıcısı ile bağlantı hainde olan kimsedir.
Bu unvana sahip olmak ise, insanın Yaratıcısını tanımasıyla, O’nun sevgisini gönlüne koymasıyla, O’nu çokça anmasıyla ve O’nu sürekli hatırda tutmasıyla mümkündür. Bu da O’na inanıp güvenmek, O’nun kelamına kulak vermek, onu anlamak ve kavramakla gerçekleşir. Gönül vahiyle gıdalandıkça etkinleşir, donanır ve sahibini kemale eriştirir. Gönül adamı olmak ve gönüllerde taht kurmak da buna bağlıdır.
Yaratılışın gayesine ermek için… Eşyanın sırrına vakıf olmak için… Eşyayı gerçek yüzüyle tanıyabilmek için… Hayvanlardan farklı olmak için… Hep iyi ve güzelin adamı olmak için… Rızaya ermek için… Gönüllere girmek için… Dünyayı cennete çevirmek için.. Ahirette cennete varmak için… Gönül adamı olmak için… Evet bütün bunlara ermek için gönül akıl irtibatına ihtiyaç vardır.
KALPSİZ AKIL YETERLİ DEĞİL!
Evet akıl ve akıllı olmak bu kadar önemlidir. Ancak akıl tek başına yeterli değildir. Yetseydi ahsen-i takvim üzere, mükerrem/şerefli bir şekilde en donanımlı varlık olarak yaratılan insan, aklıyla başbaşa bırakılır, aklıyla doğru yolu bulması ve o yolda kalması istenirdi. Ama öyle olmamıştır. Yüce Yaratıcı, ellerimle yarattım ve ruhumdan ona üfürdüm dediği insanı, aklıyla kendi haline bırakmamıştır. Ona olan ilgisi ve sevgisi sonucu onunla irtibatlı olmayı istemiş ve sürekli olarak onu yönlendirmeyi sürdürmüştür. Bunun için ilk insan ilk peygamber olarak görevlendirilmiş, kendisine ilahî esasların yazılı olduğu ilk kitab/suhuf verilmiştir. Ondan sonra da hep peygamberler gönderilmiş, ilahî öğretilerin yer aldığı kitaplar indirilmiştir. Yüz yirmi dört bin peygamberin gönderilişi, yüz dört ilahî kitabın indirilişi boşuna değildir.
İnsanlık tarihine baktığımız zaman, insanlığın istikamet yolunda adam gibi yaşadığı iman-adalet-hakkaniyet-huzur dönemleri olduğu gibi, insanlıktan çıktığı inkâr-zulüm-haksızlık-buhran dönemleri de olmuştur. Aklı insana yetseydi, insanlık bu kadar dejenere olamazdı, yeryüzü insan eliyle bu kadar kirlenemezdi.
Bu yüzden din, insanın diğer yönlerini yönettiği gibi, aklını da yönetir. Onu başına buyruk bir şekilde bırakmaz. Bunun için önce sağlıklı, derinlikli ve doğru düşünmenin yollarını gösterir. Pek çok ayette Kâinat Kitabının ve Kur’ân’ın ayetlerine dikkat çekilerek derinlemesine düşünme emredilir. Amaç, doğruyu, salt hakikati bulmaktır.
İnsandan derinlemesine düşünmesi istenirken, nerede duracağı/durması gerektiği de özellikle ona hatırlatılır. Çünkü akıl sınırlı bir güçtür. Onun üreteceği bilgi de sınırlıdır, hatta bazen yanlış eksik ve kusurlu olabilir. Nitekim tarih boyunca nice kötülükleri belirleyen, yapan, yayan ve destekleyenler de akılsızlar değildir. Sözgelimi bir hadiste Allah’ın yarattıkları/nimetleri/ayetleri hakkında derinlemesine düşünün/tefekkür; ama O’nun zatı hakkında derinlemesine düşünmeyin (Beyhakī, s. 360; İbn Hacer el-Askalânî, XIII, 383) buyurulur. Zira insan aklı Yüce Yaratıcıyı bütün yönleriyle kavrayacak güçte değildir. Bunun için ayetlerde Gözler O’nu göremez/kavrayamaz, O bütün gözleri görür. O bütün incelikleri bilendir, her şeyden haberdar olandır. (Enâm 6/103) O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir. (Şûrâ 42/11) Buyrulmuştur.
Yukarıdaki tanımdan da anlaşılacağı üzere akıl, sahibini yanlışa sapmaktan alıkoyan, onu hakikat ve onun kaynağına bağlayan bilgi edinmeye yarayan güçtür. Buna göre yanlışa sapmaktan alıkoymayan, hakikat ve kaynağı ile bağlantılı olmayan akıl, sahibi için varlığı ile yokluğu bir olan bir güçtür. Onun için Kur’ân, bilen âlimlerin gerçekleri akledebileceğini (Ankebût 29/43) söylerken hakikatleri kabul etmeyen inkârcıları akılsızlar olarak niteler. İnkâr edenlerin durumu, çağırma ve bağırmadan başkasını duymayarak haykıran gibidir. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden akletmezler. (Bakara 2/171)
Bu yüzden diyoruz ki insana Yüce Yaratıcı tarafından bahşedilmiş büyük nimetlerin başında gelen akıl, yönetilmeye ihtiyacı olan bir güçtür. Zira o kimi zaman yanlış, kusurlu hükümler de verebilir, sahibini yanlışa-kötüye sürükleyebilir. Tek başına akıl Yüce Yaratıcının varlığını ve birliğini kavrayabilse de O’nu doğru bir şekilde tanıtma ve O’na karşı sorumluluklarının ne olduğunu bilme/O’na nasıl ibadet edileceği konusunda yeterli değildir. Onun için aklın nakle, ilahî yönlendirmeye ihtiyacı vardır. Zaten selim fıtrat üzere kalmış, bozulmamış, fıtrattan kopmamış akıl ile nakil çelişmez. Ancak fıtrattan yabancılaşmış akıl ile nakil arasında çelişki olabilir. Onun için selîm akıl, fıtrata, onun merkezi kalbe, o merkezde olması gereken imana bağlı olmalıdır. Akıl-nakil elele tutuşarak aydınlık menzile erebilir, dünyada izzetli, ahirette cennetli bir hayata kavuşabilirler.
