Kur’ân’ın Soru Cevap Metoduyla Eğitimi
Soru sormak, merak saikiyle dolu insan için önemli bir öğrenme metodudur. Ömrü boyunca insan zihnine pek çok soru gelir. İnsan bu sorularına cevap bulmak için sorar, araştırır. Sorular vardır, cevabı hayatın içerisinde gizlidir, sorular vardır, cevabı ilim sahiplerinin yanındadır. Onun için Kur’ân, bilmiyorsanız, bilenlere sorun çağrısını yapar. Gizli açık, olmuş olacak tüm her şeyi bütün ayrıntılarıyla bilen Yüce Allah’ın dini İslam’da cevabı olmayan soru, çözümü olmayan sorun yoktur. Yeter ki insan, doğru yerlerde ve usulüne uygun bir şekilde cevap ve çözüm arasın.
Hayat düsturumuz Kur’ân, hayatı boyunca insanın karşılaşabileceği yahut sorabileceği sorulara cevaplar verir. Kur’ân, inanan inanmayan, münafık müşrik her kesimin sorularına cevap vermiştir. Bu sorulara ya doğrudan, soru sorulmadan cevap verir; yahut da soruları kendisi sorarak onları cevaplandırır. Kur’ân soruları sorarak bize soru sorma ve cevaplama yöntemi de öğretir. Bazen usulsüz soruları, doğru sorulmuş gibi cevaplandırır.
Soru sormadaki asıl amaç, öğrenmek olmalıdır. Gereksiz ve lüzumsuz şeyler sorun edilmemeli ve bunların peşine düşülmemelidir. Peygamberimiz, bizden öncekileri helak eden şeylerden birinin de onların lüzumsuz çok soru sormaları olduğunu haber vermiştir. Bu yüzden bu ümmet, gereksiz sorulardan mümkün mertebe kaçınmaya gayret etmiştir. İlk Müslümanlar, çok soru sormadan büyük ölçüde kaçınmışlar, gelen hükümleri olduğu gibi kabul edip gereğini yapmaya çalışmışlardır.
Özellikle dinî sorular, rastgele kişilere değil, ehil kişilere sorulmalıdır. Soru sormak, bilgisizliğin şifasıdır. Kendisine soru yöneltilen kişi, cevabı biliyorsa gizlemeden ve muhatabın anlayacağı şekilde onu açıklamalıdır. Bilmiyorsa, bilmiyorum demekten çekinmemelidir. Zira bilmiyorum demek ilmin yarısıdır. Zaten ben her şeyi bilirim diyen kimse cehaletini ortaya koymuş olur. Zira her bilenin üstünde bir daha iyi bilen vardır. Ve ancak Yüce Allah her şeyi bilendir.
Soru cevap metodu, öğretme işini tekdüzelikten kurtaran ikna edici, etkili ve kalıcı bir öğretme metodudur. Dikkat çekicidir, uyarıcıdır ve ihtiyaçları karşılayıcıdır. Kur’ân’da suâl kökü, istemek, sormak, sorgulamak manalarında kullanılmıştır. Bu kökten on dört yerde, sana soruyorlar kalıbıyla sorular ve onların cevabı gelmiştir. Suâl kökü dışında iki yerde yesteftûnek/senden fetva istiyorlar, bir yerde de yestenbiûnek/senden haber istiyorlar kalıbı geçmektedir.
Kur’ân’ın yeselûnek/sana soruyorlar, bir yerde de veizâ seeleke/Sana sorduklarında kalıbıyla soru cevap şeklinde gündeme getirdiği konular, Rabbin bize yakınlığı konusu, hilallerin büyüyüp küçülme sebebi, insanların neyi infak edeceği, haram aylarda savaşın hükmü, içki-kumar ve fal oklarının hükmü, yetimlerle bir arada yaşarken nelere dikkat edileceği, kadınların özel hallerine dair hükümler, helal kılınan hayvanlar ve av hükümleri, kıyametin ne zaman kopacağı, savaş ganimetlerinin hükümleri, ruhun mahiyeti, dağların kıyametteki durumu, Zülkarneyn’in kimliği gibi konulardır.
Biz, bu yazı serimizde Kur’ân’ın on dört ayetinde yeselûnek/sana soruyorlar kalıbıyla geçen soru-cevap ayetlerini, Mushaftaki sırasına göre incelemeye çalışacağız. Bu kalıpla gelen soru ve cevapların sekizinin Bakara suresinde geçtiğini görmekteyiz. Bunlardan ilki, veizâ seeleke/Sana sorduklarında kalıbıyla geçmiştir.
Kullarım sana Benden sorduklarında…
وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ
فَلْيَسْتَجِيبُواْ لِي وَلْيُؤْمِنُواْ بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
Kullarım, sana benden sorduklarında (söyle): Ben onlara, pek yakınım. Dua eden, bana dua ettiği zaman onun duasına karşılık veririm. O halde onlar da benim çağrıma uysunlar, bana inansınlar ki, doğru yolu bulmuş olalar.
Ayetin, oruç ibadetiyle ilgili hükümlerden sonra gelmesi dikkat çekicidir. Kul, Kur’ân ayı Ramazan’da Rabbinin emrine uyup oruç tutacak, melekleşme göstergesi olan bu ibadetle süfliyâttan ulviyata/aşağılıklardan yüceliklere yükselecek ve yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz ayeti fehvasınca duaya duracaktır. Elbette Sultanların huzuruna eli boş gidilmez. Ne var ki sultanlara sunulacak şey de onları hoşnut edecek şey olmalı.
Yüce Rabbin huzuruna da elbette ibadet ve kulluğumuzla çıkmalıyız. Tıpkı Mirac’da Huzura kabul edilen Peygamberimizin Tahıyyat duasının ilk cümlesi ile Dil ile, bedenle ve mal ile yapılan ibadetler yalnızca Allah’a mahsustur diyerek söze başladığı gibi. Nasıl ki O, kulluğunu, tüm ibadetlerini O’na sunarak söze başladı, Biz de oruç tutun emrini yerine getirmekle Huzura kabul edildik, oruçlarımızla kulluğumuzu takdim ettik, artık dua etmeyi hak ettik ve O’ndan istemeye başladık. Zaten sizin duanız olmasa Rabbim size niye değer versin, Bana dua edin, kabul edeyim Rabbinize yalvara yakara ve için için dua edin. diyen Yüce Allah’tı. Bizler de O’nun çağrısına uyarak duaya durduk.
Ben onlara, pek yakınım. Evet, Tevhid inancında Allah kuluna çok yakındır. Kul, O’nu göremese de O her zaman O’nu görüp gözetmektedir. O’nun için kul, herhangi bir aracıya ihtiyaç duymadan O’ndan isteyebilir. Daraldığında O’ndan ister. Bir sıkıntıya düştüğünde, kurtuluşu O’ndan bekler. Derdine devayı, hastalığına şifayı O’ndan ister. Kararsız kaldığında en hayırlısını göstermesi için yine O’na bel bağlar ve el açar. İstihare dua ve namazında olduğu gibi. Bolluk ve nimete erdiğinde, nimetlerin devamı ve bereketlenmesi için yine O’na el açar.
Sahabeden bazıları Peygamberimize gelerek sordular: Rabbimiz nerededir, bize uzak mıdır, yakın mıdır? Peygamberimiz sükut etti, ayet bu sorulara cevap için indi:
Dua eden, bana dua ettiği zaman onun duasına karşılık veririm. Dua, kullukta yoğunlaşmadır. Dua Rab ile söyleşmedir. Kulun O’na bağlılığını arz etmesi, halini O’na sunması ve O’nu yardıma çağırmasıdır. Dua, kulun acizliğinin ifadesidir. Kulun bittim demesi, duaya icabet ise Rabbin yettim demesidir.
Dua, kulun Rabbine çağrısı, O’na yakarması, O’nunla konuşması, O’na içini dökmesi, O’nu yardıma çağırması, O’ndan yardım dilemesi, O’na muhtaç olduğunun itirafı, O’nun erişilmez güç ve kudret sahibi olduğunun bilincinde O’nun her şeye yeteceğinin teslimidir. Dua, aracısız olarak Yüce Rab ile iletişim kurmak, O’nunla söyleşmektir.
Dua, Rab ile kul arasında kurulan bir nevi canlı bağlantıdır. Aracısız olarak kulun Rabbine halini arz edişi, sızlanışı, yakarışı ve nazlanışıdır. Dua Rabb’e çağrı, ya da Rabb’i yardıma çağrıdır. Dua kulluğun en kestirme yoludur. Rabbena (=Rabbimiz), Allâhhümme (=Allâhım) sözleriyle başlayan dua, kulun rabbi ile diyaloğudur. Kulun Rabb’ini hatırlamasıdır, O’nu zikridir. Bunun için dualara ezkar(zikirler) denmiştir.
Zikir, fikir, şükür, tesbih, tehlil, tenzil, tahmid, senâ, tevbe, istiğfar, istiaze, istiane. Evet bütün bunlar dua manzumesini oluşturan dizelerdir. Kısaca dua, kulun sığınağıdır. Canlı cansız herşey Rabbi tesbih ederken, yaratılmışların en şereflisi insanların bunlarsız olması düşünülemez. Zaten Müslüman olan olmayan hiçbir insan bunlarsız yapamaz. Bir atasözü aksini söylese de işlerin ‘İnşaallah ve Maşâallah’ ile olacağını Kitabımız söyler. Her insanın sıkıştığında yardım istediği, sığındığı, içini döktüğü, teşekkür ettiği bir merci, bir kapı vardır. İşte İslâm dini, koyduğu dua ölçüleriyle kullara bu konuda en doğru kapıyı, merciyi göstermiştir. Ne var ki, bugün pek çok kişi İslâm’ın, bu Kur’ân-sünnet kaynaklı dualarından habersiz olduğundan, bidat-hurafe ve şirk kokusu taşıyan dualara sığınmaktadır. Ya da insanlar öğrendikleri dua cümlelerini anlamadan, bilinçsizce tekrar edip durmaktadırlar. Bugün dua eden pek çok insanda ‘dua bilinci’ eksikliği göze çarpmaktadır.
Duanın dua olması, kul ile Rab arasındaki bu canlı bağlantının sağlıklı kurulabilmesi için, bir takım şartlara ihtiyaç vardır. Her şeyden önce haramdan, gafletten, masivadan (Allâh dışı şeylerden) arınmış bir gönül ve dilin adamı olmalıdır. İçtenlikle istemesini bilmeli. Ellerimizi açtığımızdan çok gönlümüzü açmalı. Sonuç alıncaya dek istemeli, ısrarlı ve kararlı olmalı. Başkalarını aradan çıkararak duada şirkten sakınmalı. Sadece O’ndan istenmeli, ama O’ndan istediğinin farkında olmalı ve yüzü olmalı O’ndan istemeye. Bunun için de Rab ile arayı bozacak, arayı açacak her şeyden kaçınmalı. Duadan önce de sonra da, dua okurken de zahirî-batinî (dış-iç, kalıp-kalp) bakımlarından kulluk konumunu korumaya çalışmalı. Kısaca dinî şuur yoğunluğu içerisinde dua etmeli.
O halde onlar da benim çağrıma uysunlar, bana inansınlar ki, doğru yolu bulmuş olalar. İnanarak O’ndan isteyin, O verir. O’nun kapısı her zaman ve herkese açıktır. Yeter ki o kapıya samimi olarak ve kabulüne inanarak gelinsin. O kapıya gelenler asla boş çevrilmez. Ya hemen istekleri kabul edilir yahut isteklerine ilerde cevap verilir. Bu, dünyada da olabilir, ahirette de. Ahiret karşılığı elbette çok daha hayırlıdır. Veya dualarımız, bir kısım belaların bizden uzaklaşmasına, günahlarımızın silinmesine ve derecemizin artmasına sebep olabilir. Onun için, asla dua ettim ama cevap verilmedi, kapıyı çaldım ama açılmadı denmemelidir.
İbrahim Ethem de duaların kabul edilmeyiş sebeplerini şöyle sıralamıştır: “Şu on şeyden dolayı sizin kalpleriniz ölmüş, bu yüzden dualarınıza cevap verilmiyor: Siz Allah’ı tanıdığınızı söylüyorsunuz, ama O’nun haklarına riayet etmiyorsunuz. Allah’ın kitabını okuyorsunuz, ama gereklerini yerine getirmiyorsunuz. Şeytana düşman olduğunuzu söylüyorsunuz, ama ona dostluğunuz devam ediyor. Peygamber sevgisinden bahsediyorsunuz, ama onun sünnetini terk ediyorsunuz. Cenneti sevdiğinizi söylüyorsunuz, ama cennet için hazırlık yapmıyorsunuz. Cehennemden korktuğunuzu söylüyorsunuz, ama günahlardan kaçınarak tedbir almıyorsunuz. Ölümün kaçınılmaz olduğunu söylüyorsunuz, ama ölüm için hazırlanmıyorsunuz. Başkalarının hatalarıyla uğraşıyorsunuz, ama kendi yanlışlarınızı unutuyorsunuz. Allah’ın rızkını yiyorsunuz, ama O’na şükretmiyorsunuz. Ölülerinizi toprağa veriyorsunuz, ama bundan ders almıyorsunuz.”
Duanız, kulluğunuz bol, içten ve makbul olsun!
