Müminin Eşyaya Bakışı
Nimet-Emanet ve Mesuliyet Bilinci
İnsanın, yeryüzünün halifesidir. Yeryüzü yaratıldı ve donatıldı; sonra insan yeryüzüne gönderildi. Cemadât, nebatât, hayvanât, cin ve melekler yaratıldı; sonra insan yaratıldı. Aslında her şey insan için yaratıldı, insanın hizmetine sunuldu. Her şey insan için, insan da Rabbi için yaratıldı. Yüce Yaratıcı insanı, yalnızca kendisine kulluk yapması için yarattığını buyurur. İnsanın ibadet ve kulluğunun içerisinde, Yüce Rabbine karşı sorumlulukları olduğu gibi, diğer varlıklara karşı sorumlulukları da vardır. Sonuçta diğer varlıklara karşı sorumluluklarını belirleyen ve emreden de Yüce Yaratıcıdır. Dolayısıyla insanın diğer varlıklara karşı sorumluluklarını yerine getirmesi, Rabbine karşı yapacağı kulluk borcunun içerisindedir. Bu yüzden de Yaratıcının haklarıyla, yaratılanların haklarına riayet olarak tanımlanan dinde, tüm haklar Cenab-ı Hakkın hakları içerisindedir. Şöyle ki, kendisini tanımayı ve yalnızca kendisine ibadet ve kulluğu emreden Yüce Allah, diğer varlıkları da fark etmeyi, görüp gözetmeyi, onlara yardım etmeyi, onların hakkına tecavüz etmemeyi, varlıkları israf etmemeyi de emretmiştir. Dolayısıyla kul yahut mahluk hakkını yerine getiren kimse Rabbin hakkını da ödemiş olur. Kul ve diğer varlıkların haklarını çiğneyen kimse de Rabbinin emrini çiğnemiş, hakkını ödememiş olur.
Mahir İz Hocanın şiir tadında söylediği gibi, gerçek Müslüman olmanın formülü şöyledir: Kıl beşi, tut kardeşi, ye helal aşı, yap doğru her işi, bil sorumlu her kişi, ol hayır eşi, kurtar başı. (Mahir İz, Yılların İzi, İstanbul, 1990, s, 385) Evet gerçek Müslüman, beş vakit namaz başta olmak üzere Rabbine karşı sorumluluklarını yerine getirecektir. Ardından bununla yetinmeyecek kardeşini tanıyıp bilecek, onun elinden tutacak hayırlı işlerinde onun yardımına koşacak, şer işlerinde onu durduracak. Böylece insanlık için seçilip çıkarılmış en hayırlı ümmetin temelleri atılacak. Sonra harama bakmayacak, haramı düşünmeyecek, haramı yemeyecek; hep helalin, iyinin, güzelin adamı olacak. İyilik yapacak, iyilikleri ve iyileri çoğaltacak. Bunları yaparken doğruluktan asla ayrılmayacak, yanlış yapmayacak, yalan söylemeyecek, yanlışa yalana geçit vermeyecek, Yüce Rabbin emrettiği gibi her zaman ve her yerde, her söylem ve eylemde dosdoğru olacak. Rabbine karşı sorumluluklarını bildiği gibi, kendisine karşı ve çevresine karşı sorumluluklarını da bilecek ve bilmekle kalmayıp yerine getirecek. Zira insan, nerede ve hangi şartta yaşarsa yaşasın kendinden ibaret değildir. Birlikte yaşamaya mecbur ve muhtaç olduğu bir dünyanın olduğunu bilecek ve onların da haklarını görüp gözetecek. Hep hayırların adamı olacak, hayır söyleyecek ve hayır eyleyecek. İşte o zaman başı kurtaracak, dünya ve ahirette huzur bulacak, kurtuluşa erecektir.
Sahibini kötülük ve ahlaksızlıktan alıkoyacak, onu namaz dışındaki hayatında da çekip çevirip istikamette tutacak olan namaz Yüce Allah’ın emri olduğu için ve O’nun rızasını kazanmak için kılınır. Ancak namaz ruhu/enerjisi, hayata yansımalıdır. Bunun için tekbirle başlayan namaz, selamla sona ermez; belki sağa sola selam vermekle, namaz ruhunun sağ-sol tüm her tarafa yayılacağı sözüyle namaz, hayatın içerisinde de varlığını sürdürür. Onun için namazı kılıp, bir sonraki namazı beklemek ibadettir. Zaten hayat iki namaz arası bir süredir. Dolayısıyla mümin, kıldığı namazla dolar, bir sonraki namaza kadar bu olgunluk ve dolgunluğunu devam ettirir. Bu da namaz ruhuyla yaşamakla mümkündür.
Yüce Rabbimizin zekât-sadaka-infâk emirleri de toplum ve diğer varlıklar yararınadır. Bu emirleri yerine getiren kimse zekât vermekle, nefsini cimrilikten, malını şaibeli şeylerden, fakir kardeşini de kıskançlık ve servet düşmanlığından temizler. Verdiği sadakalarıyla Rabbine karşı sadakatini ispat ettiği gibi, kardeşlerine karşı sadakatini de göstermiş olur. İnfâk etmekle de nifaktan kendini korumuş kurtarmış olur. Kişinin kendini arındırması hikmetine mebni olarak tutulan oruç ibadeti de kardeşliğin ve ümmet bilincinin tescili demek olan hac ibadeti de topluma yararlı insan yetiştirmeyi hedefler.
Elbette Yüce Rabbin emirleri bu temel ibadetlerden ibaret değildir. İnsana yeryüzünün halifesi unvanı verilmekle yeryüzünün imarı ondan istenmiştir. Buna göre insan yeryüzünü kendisine verildiği özel haliyle koruyacak, ancak bununla yetinmeyip onu imar edecektir. Bu ise yeryüzündeki tüm varlıkları fark etmek, onları yerli yerince kullanmak ve değerlendirmekle mümkün olacaktır. Buna göre tüketim ölçülü olacak israfa dönüşmeyecek, tüketimle elde edilen enerji hayırda, ıslahta kullanılacak; şer ve ifsata dönüşmeyecektir. İnsana verilen ömür fırsatı, tahrip için değil, imar için olacaktır.
Bu girişten sonra şimdi Hayat Düsturumuzdan gönlümüzü ışıtıp yolumuzu aydınlatacak şu ayetleri okuyalım:
Allah’a kulluk edin; O’ndan başka tanrınız yoktur. Sizi yeryüzünde yaratıp orayı imar etmenizi dileyen O’dur. (Hûd 11/61)
Biz sizi, öğüt alacak kişinin düşünüp taşınıp öğüt alabileceği kadar bir süre sizi yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. (Fâtır 35/37)
Allah’ın rızkından yiyin, için, yalnız yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. (Bakara 2/60)
Allah’ın nimetlerini anın, yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. (A’râf 7/74)
Ölçüyü ve tartıyı tamı tamına yapın; insanlara eşyalarını eksik vermeyin; yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. (Hûd 11/85)
Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. (Şuarâ 26/183)
Ey Ademoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin; yiyin için fakat israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez. (A’râf 7/31)
Kardeşleri Salih onlara şöyle dedi: Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah’tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah’tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin. (Şuarâ 26/142-152)
Bunlar Allah’ın yasalarıdır. Allah’a ve Peygamberine kim itaat ederse onu içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır, orada temellidirler, büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve Peygamberine bas kaldırır ve yasalarını aşarsa, onu, temelli kalacağı cehenneme sokar. Alçaltıcı azap onadır. (Nisâ 4/13-14)
Sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı gitmeyin, doğrusu Allah yaptıklarınızı görür. (Hûd 11/112)
Allah’ın sınırlarını kim aşarsa, şüphesiz, kendine yazık etmiş olur. (Talâk 65/1)
Aşırı gitmeyin; doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez. (Bakara 2/190, Mâide 5/87)
Bu ve benzeri ayetlerden anlayacağımıza göre Kur’ân adamı Müslüman kırıp döken, yakıp yıkan, bozup tahrip eden, boşa götürüp heba eden kimse değildir. Bilakis İslam insanı Müslüman söylemiyle ve eylemiyle yapıcı, koruyup kollayıcı, yaşatıcı, ıslah ve imar edicidir. O, tüm varlıkların/eşyanın kendisine emanet olduğunun bilincinde, onların her birini bir nimet olarak gören ve onları nimet sahibinin ölçüleri doğrultusunda kullanarak değerlendiren kimsedir. Zira İslam’a göre cansız, bitki ve hayvan olarak gördüğümüz her varlık tesbih eden varlıklardır.
Tesbih Kervanına Katıl! Varlıkların Tesbihini Durdurma!
Yüce Yaratıcı, kâinat için bir düzen ve denge koymuştur. Kâinatta her şey bu düzene göre işler ve her şey yaratılış gayesine uygun hareket eder. Gökler ve yer, dağlar ve taşlar, bitkiler ve hayvanlar, kısaca her şey Yüce Allah’a boyun eğer, O’na secde eder ve O’nu tesbih eder. Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız. Doğrusu O son derece şefkatli olandır, bağışlayandır. (İsrâ 17/44) O’nu, gök gürlemesi hamd ile, melekler de korkularından tesbih ederler. (Ra’d 13/13) Gökler ve yerde olan kimselerin, sıra sıra uçan kuşların Allah’ı tesbih ettiğini görmez misin? Her biri kendi niyaz ve tesbihini bilir. Allah, onların yaptıklarını bilendir. (Nûr 24/41) Davud ile beraber tesbih etsinler diye dağları ve kuşları buyruk altına aldık. (Enbiyâ 21/79)
Bütün bu varlıkların tesbihi, Yüce Yaratıcının kendileri hakkında belirlemiş olduğu yasalara baş koyup yaratılış gayelerine uygun hareket etmeleri, kendi dilleriyle Yüce Yaratıcıyı tesbih etmeleri, gönül gözüyle kendilerini gören ve kendilerinden istifade edenlere Yüce Rabbi hatırlatarak onlara da tesbih ettirmeleridir. Buna göre gönül gözü açık olan mümin, hizmetine sunulan hayvan yahut eşyadaki ilahî imzayı görür, onu eşsiz bir biçimde yaratan ve kendi hizmetine sunan Yüce Rabbi hatırlar ve O’nu tesbih eder, O’na şükreder. Bunun bilincinde olan mümin, kâinattaki bu tesbih kervanına katılır, tesbih korosunu susturmaz, teşbihin devamına katkı sağlar.
İnsan kâinatla uyumlu yaşadığı sürece huzurlu olacaktır. İnsan diğer varlıklarla birlikte yaratılış gayesine uygun hareket ettiği sürece, bu varlıkların tesbih/secde kervanına katılacak ve var olan düzeni korumuş olacaktır. Aksi takdirde, uyumsuz bir biçimde bu kervana katılmadığı sürece var olan ahengi bozacak, yeryüzünde fitne ve fesat çıkacak, huzursuzluk çıkacaktır. İşbasına geçince, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeye çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez. (Bakara 2/205) İnkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde kargaşa, fitne ve büyük bozgun çıkar. (Enfâl 8/73) İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar; Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını böylece kendilerine tattırır. (Rûm 30/41)
Varlıkların/eşyanın Yüce Allah’ı tesbih etmesi, müslümanın eşyaya bakış açısını belirler. Bu bakış açısına göre hiçbir şey boşuna yaratılmamış ve hiçbir şey anlamsız değildir. Var olan her şey Yüce Yaratıcının varlığını haykırır, onların hepsi O’nun nimeti ve bize emanetidir. Bu bakış açısına sahip olan mümin, kendisine emanet edilen tüm her şeyi yerli yerince kullanır, ona değer verir, saçıp savurmaz, kırıp dökmez, yakıp yıkmaz. Bu bakış açısına göre yukarılardan aşağılara yuvarlanan taşlar bile bir gayeye yönelik olarak hareket ederler. Nitekim taşlar arasında kendisinden ırmaklar fışkıran vardır; yarılıp su çıkan vardır; Allah korkusundan yuvarlananlar vardır. Allah yaptıklarınızı bilmez değildir. (Bakara 2/74) Artık yuvarlanan taşın sesi, taşların arasından fışkırıp çağıldayan suyun sesi, esen rüzgârın sesi, hışırdayan yapraklarının sesi, enva i çeşit hayvanların sesi sıradan sesler değildir. Onların her biri bir şeyler söylerler. Tabi ki gönül kulağıyla kulak verenlere, gönül gözüyle görebilenlere! Atom çekirdeğinin etrafında ahenkli bir şekilde durmadan dinlenmeden dönen nötron ve protonlar bile hayatın gayesiz, anlamsız olmadığını terennüm ederler. Dönüşü ile dünya, ay, güneş, yıldız ve gezegenler de öyle.
Bir hadiste şöyle buyrulur: Eski zamanlarda bir peygamber, ağacın altında konaklarken kendisini bir karınca ısırdı diye karınca yuvasının yakılmasını emreder ve yuva yakılır. Bunun üzerine Yüce Rabbimizden ona şöyle bir uyarı gelir: Seni bir karınca ısırdı diye mi Allah’ı tesbih eden ümmetlerden bir ümmeti toptan yok ettin! (Buhari, Bed’ü’l-halk, 16, Cihad,153; Müslim, Selam,148,149,150)
Her konuda örneğimiz olan Peygamberimiz sallalahü aleyhi vesellem, kâinatla iç içe ve uyumlu yaşama konusunda da bizlere en güzel örnekliği sunmuştur. O, yaşadığı mütevazı hayatıyla bizlere örnektir. Yer sofrasında yemek yiyen, yer evde oturan, yer mescidinde ibadet yapan bir Peygamber. Uhud dağı bizi sever, biz de onu severiz buyurarak çevre sevgisini dile getiren bir peygamber. Gökyüzündeki hilale bakıp dua ederken, Ey hilal senin Rabbin de benim Rabbim de Allah’tır diyerek adeta hilalle söyleşen bir peygamber. Onun diğer varlıklara bakışı da aynı şekildedir. Deniz kenarında/akarsu yanında abdest alırken bile israf etme buyururken su başta olmak üzere tüm nimetleri yerli yerince ve gerektiği kadar kullanılmasını tavsiye eden bir peygamber. Hayvan sevgisi, çevre sevgisiyle örnek peygamber. Elbette onun insan sevgisi, tüm bu sevgilerin çok daha ötesindedir. İnsanları tarağın dişleri gibi eşit gören ve hangi seviye ve konumda olursa olsun insan olan herkesi Âdemoğlu olarak görüp onunla ilgilenen, ona yaklaşan, yanlış yoldaysa onu kurtarmaya çalışan bir peygamber. Onun örnekliğine bugün ne kadar muhtacız! Varlıklara, eşyaya Peygamber bakışıyla bakmaya ne kadar da muhtacız!
O halde unutmayalım ki, bizler yeryüzünün halifesiyiz. Tüm içindekilerle birlikte yeryüzü nimeti bize emanet edildi ve biz bu emaneti korumakla yükümlüyüz, onu yerli yerince kullanıp değerlendirmekle görevliyiz ve tüm bunlardan sorgulanacağız. Çevremizdeki tüm varlıklar bizim tanıklarımızdır. Öyleyse onların lehimize şahitler olması için gayret edelim!
